Cesaret


Elvan Kıvılcım
Dostoyevski’nin, “Ama yeter bu kadar; daha fazla ‘Yeraltından’ yazmak istemiyorum,” deyip bıraktığı noktada kıvranıyorum. Öncesi var çünkü. “Sizin cesaret edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendi kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna göre ben sizden daha ‘canlı’yım.” Devamı da var ama gerçekten yeter bu kadar.
 
Korkaklık, sinmişlik, hiç kimselere ve hiçbir şeylere meydan okumadan, çıngar çıkarmadan, bir nanik bile çekmeden, sorgusuz sualsiz, isyansız yaşamak gerçek anlamda yaşamak değil. Bu şekilde en fazla elma düşünürken armut yapanlar, sonra yavaş yavaş düşünme yetisini de kaybedip bitkisele bağlayanlar, beyni yenmiş ölüler oluyoruz. Yememiz, içmemiz, çiftleşmemizin bile bir tadı kalmıyor. Hayatta kalmak yaşamak değil çünkü. Çünkü “insan” olmak, hele hele canlı bir insan olmak tam da bunların ötesine, bir bilinmeyene adım attığımızda başlıyor. Evet. Peki.
 
Buraya kadarını epeydir söylüyor fikr-i mühimler, epeydir dinliyoruz, kimimizin bir kulağından girip diğerinden çıkıyor, kimimiz kelamı hemen meram ediniyor, kimimiz de gelişine vurmaya devam. Buraya kadar tamam da, Büyük D’nin atarlanmasındaki, “Sağduyu öyle sizin bildiğiniz gibi bir şey değil,” satır arasındayım ben hâlâ. Tabansızlığımız olmayan sağduyu (varsa, var, olmalı) nasıl bir şey ola ki? İşte kıvranma burada başlıyor. Cevabı bulmak için belki yine Yeraltına inmek gerekiyor.
 
Anlı şanlı, hem fiyakalı hem havalı ve de her daim seksi cesaretten dem vuracakken, sıkıcı sağduyu da nereden geldi girdi lafa ve kafaya şimdi? Sırası mı? Tam sırası belki. Ne de olsa dersimiz cesaret, konumuz derse ve ezberlere isyan.
 
Korkaklığa övgüler yağdıralım demiyorum. Hoş, korkunun “canlılar” için yerine göre ne denli hayati bir duygu olduğu da bilim insanlarından sosyal medya gurularına dek herkesin pek sevdiği bir başka konu. Ama yerine göre deyip geçelim biz yine de.
 
Hayır, yaşayan ölü olmaya da meraklı değilim. Gönlümce yaşamak, düşündüğüm gibi konuşmak, inandığım şeyler uğruna sonuna kadar mücadele edebilmek istiyorum. Öfkemle, isyanımla tüm haksızlıklara ve yanlışlara karşı korkmadan sokaklara çıkmayı, yanımda binlerce özgür bireyle taleplerimi dile getirmeyi de istiyorum. Fakat bunu yapamadığım, yapmadığım noktada korkaklıkla, yaşayan ölü olmakla suçlanarak yazılı ve görsel diyarda itilip kakılmak da istemiyorum. Birileri –en çok da birtakım erkekler- bana, bize sürekli nasıl cesur ve canlı olacağımızı, nasıl insan olacağımızı söylemekten de vazgeçsin istiyorum artık.
 
Belki de gerçek “canlılık” o esnada bir mutfakta kaynatılan ve eşe dosta dağıtılan reçelde, saksıdan saksıya çoğaltılıp komşu balkonlarda çiçek açan sardunyalarda; sokaktaki bir avuç toprakta yetiştirilen mısırda, evsizler için kaynatılan çorbada, atılmayıp takas edilen eski eşyalardadır. Ya da sürekli kendini anlatmaktansa bir başkasını dinlemeye vakit ayıranların sabrında, kimselere parmak sallamadan konuşanların dilinde, yıllar sonra bile birbirine sevgiyle bakan bir kadınla erkeğin gözlerindedir. Kim bilir?
 
Belki de tabansızlık olmayan sağduyu böyle bir şeydir. Birilerinin büyük büyük zikrettiklerini, küçük küçük yaşamak mesela. Ya da dünya can çekişirken, içine doğulan uluslararası düzen ölüp ölüp dirilirken, ülke son nefesini vermek üzereyken yaşamı yaşam kılan şeyleri sözünü bile etmeden kıyılarda köşelerde, kutu kadar evlerde, mahallelerde mümkün mertebe canlı tutmaktır. Böylesi bir sağduyudaki cesaretin hakkını teslim etmek gerekmiyor mu? Tüm kışkırtmalara rağmen gözü dönmeyen, eline delici ve kesici ya da ateşli bir silah alıp birilerinin üzerine yürümeyen, ağzından köpükler saçarak ondan bundan nefret etmeyen bu ülkedeki milyonlarca insanı çok sağduyulu ve cesur buluyorum ben. Herhangi bir şan şeref, mal mülk, itibar ve iktidar için hiçbir canlıyı kırıp dökmeye ve sömürmeye gönül indirmeyenler de en sağduyulu cesurlar listemin birinciliğini kimselere kaptırmıyorlar. Her devrin insanlarıyla dolu bir dünyada her devrin enayileri değil midir onlar? Yeri ve zamanı geldiğinde, gerçekten başka bir yol kalmadığında, bıçak kemiğe dayandığında yaşamı yaşam kılan şeyleri savunmak adına sessiz sedasız meçhule gidenler de hep bu enayiler değil midir?  Vesaire vesaire.
 
Yeraltı dediğimiz yaşayan ölüler değil de hakir görülenler diyarıysa eğer, insanlık kendini bildi bileli, o diyarın yerli halklarından biri sağduyululardır deyip oradan yürüyesim var. Ama gerçekten yeter bu kadar. elvankivilcim@gmail.com