Hepimiz Bu Oyunun İçindeyiz


Müge Ersan
19. yüzyıl ile 20. yüzyıl arası malumunuz tüm dünya için epey sıkıntılı yıllar. Savaşlar da krizler de bir türlü bitmek bilmez, sanatçılar da bu kahrolası şeyleri toplum belleğine kazımak konusunda birbiriyle yarış halde. Tabii o zamanlar bilgiye bu kadar kolay erişim olmadığından neyin ne kadar oyun olduğu, neyin gerçeğe zarar verdiği hemen anında tartışma konusu değil. Ama şimdi o sanatçıların bizlere aktardıklarıyla “ne iyi yapmışlar”ı gönül rahatlığıyla savunmadan edemiyoruz haliyle. Bir yandan da ne kolay yitirilir bellekmiş onca kıyım ve zorbalığa rağmen tekrar tekrar benzer vakaları yaşamaktan nedense bir türlü vazgeçmiyor insan diye de düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz zaman zaman.
 
20. yüzyılın en önemli oyun yazarlarından biri olan Bertolt Brecht; gördüğü tüm yıkım ve savaşları toplumsal belleğe en etkileyici şekilde kazımış bir üstat. İnsan ruhu ve dünya düzeni hakkında derin sezgilere sahip bir kapitalizm eleştirmeni. Belki de biraz bu yüzden yaratıcısı olduğu “epik tiyatro”da seyircinin kendini o oyuna kaptırıp bir oyun izlemekte olduğunu unutmasını istememiştir. Oyunlarındaki bu özelliği farklı yöntemlerle barındırmaya çalışmıştır. Onlardan biri de “yabancılaşma” olarak tanımlanır. Yani oyuncu gerekli görülen yerde, gerekli görülen biçimde seyircinin gözünün içine “Ben oyuncuyum. Gerçekten bir katil ya da bir kurban değilim,” der gibi bakar. “Bu bir tiyatro der,” kısaca, “bu bir oyun”. Siz, seyircilerin de bunu kabullenerek izlediği bir oyun. Yani hepimiz bu oyunun içindeyiz. Bu şekilde yaşıyoruz. Kimimiz gerçekten onun içinde oynuyoruz, kimimiz sadece seyrediyoruz ama hepimiz biliyoruz ki bu bir oyun.
 
15 Temmuz gecesi için de böyle söyleyenler oldu. Bu bir “tiyatro”. Ve o günden beri bu konuda o kadar çok şey okuduk ki, biraz da sıcakların etkisiyle olsa gerek artık kafamız iyice bulandı desek yalan olmaz. Her ne kadar buna alışık bir toplum olsak da elbette ki böyle bir darbe almanın asla istenilen bir şey olmadığı ise aşikâr. Şaşkınlığımızı körükleyen şeyin kimin ne kadar haklı kimin ne kadar haksız olduğundan öte kimin kime nasıl bir cesaretle saldırabilmesi olduğu ise muhtemel. Bunun ne kadarı nasıl bir tiyatro ya da değil, belki birkaç güne kalmadan belki de ancak yıllar sonra öğreneceğiz. Öğrendiklerimizin bizi ne kadar zora sokup sokmayacağını ise ancak ondan sonra görebileceğiz.
 
Yüzyıl savaşlarını konu ettiği Cesaret Ana ve Oğulları adlı oyununu tam da 2. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 yılında kaleme alan Brecht; oyunda bir yandan iki oğlunu savaşa teslim etmek istemeyen bir yandan da savaş sırasında kendini geçindirmenin yolunu her türlü bulmaya çalışan bir Cesaret Ana yaratmıştır. Bu kadın iyi bir satıcıdır. Nerde, ne zaman, kime ne satacağını iyi bilir. Mallarını ona göre alır. Savaşın bitmesini pek de istemez. Çünkü onun için savaş iyi bir geçim kaynağıdır. Bunun yanında savaşla ilgili gerçekleri söylemekten de çekinmez. Cesareti; sadece savaş sırasında satış arabasını şehirden şehire gezdirmekten korkmamasında değil, her şeyin farkında olup kendi yaşamını kimseden korkmadan ve kimseye sığınmadan sağlamaya çalışmasındadır da. Onun derdi politika değildir. İşine bakar ve tabii ki çocuklarına zarar gelmemesine.
 
Bir sahnede savaş için oğlunu isteyen bir üst rütbeli askerle konuşmasında şöyle der; “Bak mesela, bir komutan ya da bir kral, aptal olur, adamlarını da bok yoluna sürüklerse tabii onların cesur olmalarını ister. Eh, cesaret bir meziyettir. Cimri ve askeri azsa, her bir erin Herkül olmasını ister. Eğer vurdumduymaz ise, hiçbir şeyi takmıyorsa, askerlerin yılan gibi kurnaz olmaları gerekir, yoksa işleri bitiktir. Çok fazla şey isteniyorsa, askerlerin sadakate epey ihtiyacı vardır. Görüyorsun ya, iyi bir kralı ya da iyi bir komutanı olan iyi bir ülkenin ihtiyacı olmayan erdemler. İyi bir ülkede erdemler gereksizdir. Herkes alelade, orta zekâlı, hatta korkak da olabilir”.
 
Kimilerine göre haklıdır Cesaret Ana, kimilerine göre ise gizli bir korkak. Oyunu seyredenlerin ortak görüşte olduğu tek şey ise muhtemelen; İkinci Dünya Savaşı gibi milyonların aramızdan göç ettiği travmaları halkın biraz da kendi çabasıyla atlattığıdır.
 
Tiyatro tarihinde kendi çabasıyla kendini savunmaya çalışan bir diğer ünlü karakter ise Antigone’dir. Brecht; Sofokles’in neredeyse 2500 yıl önce mitolojik Yunan atmosferinde yazdığı Antigone adlı oyununu 1945 yılında, yeniden, İkinci Dünya Savaşı atmosferinde yazmıştır.
 
Antigone’nin savaşta ölen iki abisi vardır. İddialara göre biri başka bir ordu ile birlik olmuş, onlara sığınmış hatta savaştan kaçmıştır. Bu yüzden, yeni kral olan dayıları Kreon tarafından hain ilan edilir. Diğeri ise kahramandır. Antigone; hain olanın gömülmesine izin vermeyen Kreon’a karşı çıkar. Ona göre hainse de insan insandır ve yıllardır ölülere hep aynı şekilde davranılmıştır. O yüzden de Antigone’ye göre Kreon kendine göre bir yasa ilan edemez.
 
Antigone’nin tek kız kardeşi Ismene ise; devlet yasalarına karşı gelmenin insanı zora sokacağını ve hatta ölüme götüreceğinin farkında olarak mantığıyla hareket eder. Duygusallığıyla yasalara karşı gelme cesaretini gösteren ablası Antigone’nin ise bu yüzden ölüme gittiğinden emindir. Ismene onu önce engellemeye çalışır. Ama sonra ablası ölünce yalnız kalmaktansa onun işlediği suçu paylaşmak ister. Antigone ise kendini ölüm noktasına getirmiş olandan kardeşinin uzak durmasını ve onun bir şekilde yaşamaya devam etmesini şu sözleriyle ister; “Topla cesaretini ve yaşa. Benim ruhum öldü. O yüzden artık ölülere hizmet edebilirim yalnızca.
 
Antigone için insanın duygusallığından uzak bir dünyada yaşamak cesaret ister. Böyle yaparsa ruhu çoktan ölmüştür. O yüzden de hayatta kalmasının bir anlamı yoktur. Ama Ismene bunu başarabilen bir insandır o yüzden, o hayatta kalma cesaretini gösterebilir.  
 
Kimilerine göre Antigone haklıdır. Ölen abisini gömmek istemektedir çünkü inancı bunu gerektirir. Kimilerine göre Kreon haklıdır. Çünkü birileri hainse devlet onlara farklı davranmalıdır. Brecht’in de Sofokles gibi oyunu seyredenlerin kafasında kalmasını istediği temel soru ise “herhangi bir yasanın bir insanı ölüme mahkûm etme ve hatta ölüye istediğini yapmaya ilişkin olup olamayacağı”dır.
 
Başka bir Brecht olması imkânsız ama belki benzer sezgilere sahip günümüz yazarları da bugünün belleğini geleceğe taşırken en çok birilerini kahraman birilerini hain yapmadan, insanın zayıflığı ve gücünü ortaya koymakta zorlanacaklar. Hatta bir zaman sonra insanın; ruhunu öldürmeden yaşayabilmesinin ölüme gitmekten daha cesaret ister bir durum olduğuna dair hikâyeler kurgulayacaklar. muge.ersan@gmail.com