Merakı Örgütlemek


Ayşe Çavdar

Nice zamandır uzak duruyorum “ezber bozmak” ve “tabu devirmek” kalıplarından. Hatta bu kalıpların içinden geçtiği yazıları okumuyorum. Çünkü “ezber bozma”nın kendisi bir ezber ve “tabu devirmenin” kendisi bir zorunluluk ve tabuya dönüştü ne zamandır. Bir şeyi tersinden söyleyince ezber bozuluyor, herkesin bilip de söylemediğini sesli dile getirince tabu devrilmiş oluyor sanki. Fakat bu bir yanılsama. Ezber bozma ve tabu devirme kalıplarını özgürlükçülük promosyonu babında kullanan herkesin bu eylemlerin ne anlama geldiği konusunda Türkiye sağından ve İslamcılığından alacağı çok ders var.

1980 yılından bu yana şöyle ya da böyle hüküm süren sağ iktidarlar bozulmadık ezber ve devrilmedik tabu bırakmadılar. Bugüne kadar sağın diline değip, siyasi programından geçip de güvenilirliğini yitirmeyen tek bir kavram bile kalmadı. İslamcılık ise sağcılığı bir siyasi yöntem, strateji olarak benimsemek suretiyle kıyıda kalmışlığından, marjinalliğinden kalan ne kadar haklılık ve meşruiyet söylemi varsa heba etti. Sağ hep bir yamalı bohçaydı ve her bir yama başka bir ideolojiye ve tarihe gönderme yapardı. İslamcılık o ideolojik referanslardan sonuncusu olarak tarihte yerini aldı. Son 15 yılda, İslamcılığı da kapsamak suretiyle sağ, yamalı bohça niteliğini, çoğulculuğunu kaybetti ve bohçayı oluşturan yamalar arasındaki farklılıklar giderek görünmezleşti. O yamalar arasındaki dikişlerdi ezberler ve tabular. Siyasi alandaki yol haritalarıydı. Artık bu harita boğucu ve geniş asfalttan ibaret ve kimseye yolculuk zevki vereceğe benzemiyor. Esnekliğini kaybedip yekpareleşmiş ve bu şekilde uzaktan bakıldığında daha tek sesli ama yakınına varıp incelendiğinde tek sesliliği ve katılaştığı ölçüde kırılgan bir sağ var artık elimizde. Bu yeni sağ ana rengini İslamcılık’tan alıyor gibi görünse de, her tür milliyetçilikten devşirdiği söylem ve tavırlarla rengi yeşilden kızıla dönmüş durumda nicedir.

Aşağı yukarı 2010 yılında başladı bu dönüşüm süreci, 2013 yılının Nisan’ında, yani daha Gezi bile olmadan o dönem AKP İstanbul İl Başkanı olan Aziz Babuşçu olacakları zaten haber vermişti: “10 yıllık iktidar dönemimizde şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak, (artık) gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.” Bu cümlelerin devamında Babuşçu, AKP iktidarının 10 yılda çok şey yaptığını, ancak bu yapılanların devletin kurumsal hafızasına yazılması gerektiğini, aksi taktirde yapılmış hiçbir şeyin baki kalamayacağını söylüyordu. Babuşçu’ya göre AKP’nin yaptıklarının, daha doğrusu AKP’nin kendisinin devletin kurumsal hafızasında yer etmesi için bu partinin ve kadrosunun çok daha uzun süre iktidarda kalması gerekiyordu. AKP, kendini toplumsal karşılığı ile tanımlayan bir siyasi partiden milleti yukarıdan aşağıya mühendislik marifetiyle yapılandırmaya niyetlenen bir devlet partisine işte bu cümlelerin işaret ettiği bir dizi, çoğu adaletsiz ve kıyıcı girişimle dönüştü. Bu, aynı zamanda İslamcılık’ın kendisine dair tüm tabuları ortadan kaldırmaya ve devirmeye başladığı bir döneme de tekabül etti. Çünkü İslamcılar da, liberaller de, solun önemlice bir kısmı da İslamcılığı bir toplumsal hareket olarak görmüştü onca yıl. Elbette İslamcılık’ı rejim değişikliği, şeriat talep eden bir siyasi parti olarak görenler de vardı, ama onlar haz edilen insanlar değillerdi genellikle.
 

İNTİKAM DENİLEN MEYVENİN KÖTÜ BİR ÖZELLİĞİ VAR. İNTİKAM ALINDIĞI ANDA SIRA “DÜŞMAN”A GEÇİYOR. PEKİ “DÜŞMAN” DA İNTİKAMINI ALIP SIRAYI KAPTIRACAK MI? YOKSA BU TARİHİ ANI, GELECEĞİN SEYRİNİ DEĞİŞTİRMEK ÜZERE ÖRGÜTLEMEYİ Mİ SEÇECEK?


1990’ların ikinci yarısından itibaren İslamcılık’ın bir toplumsal hareket olarak elde ettiği siyasal birikimin iktidar deneyimiyle taçlandırılmasını heyecanla karşılayanlar için yaşananlar büyük bir hayal kırıklığı. Ve bu dönüşümün uygulamada ne anlama geldiğini, Babuşçu’nun konuşmasından yaklaşık bir-bir buçuk ay kadar sonra Gezi’de gördük. Şimdi söyleyeceğim şeyden kimse hoşlanmayacak ama Gezi, İslamcıların, onların dindar takipçilerinin ve nihayet o dindarların çocuklarının kendilerine dair yaşadıkları en büyük hayal kırıklığıydı aynı zamanda. O güne kadar kısmen de olsa fikirleri ve vicdanları hür olabiliyordu, o günden itibaren büyük bir düşmanlık söyleminde, gözleriyle gördüklerini akıllarına yalanlatmak zorunda kaldılar. Bütün o bağırış çağırış, tavizsiz ötekileştirme stratejileri, İslamcıların dindar tabanda Gezi’nin ima ettiği siyasi dönüşümün aslında var olmadığını, her şeyin yolunda olduğunu, ama ötekilerin bu yolu kabullenmediği can hıraş terennümlerinden ibaretti. Ve mızrak çuvala sığmadı. Erdoğan’ın başını çektiği düşmanlık söylemi öylesine derinleşti ki, söylemin üretildiği merkezde kocaman bir patlama ve parçalanmaya sebep oldu. Yani sahip olunan güç düşmanı değil, gücün sahip olduğu cepheyi çatlattı. Bu çatlama yine de en çok sağın o yamalı bohçasının içinde olmayanların canını yaktı; Kürtlerin, solcuların, sosyalistlerin, işçilerin, öğrencilerin, hatta Suriyelilerin.

Kendini sağın suyunda eriterek yok eden İslamcılığın yarattığı bu can yangını ne yazık ki olup biten hakkında, kıssadan hisse çıkarmak gayesiyle düşünme gerekliliğinin önüne geçiyor. Bu kadar büyümüş ve büyürken hem siyasi hem ahlaki önermelerini dibine kadar tüketmiş bir siyasi hareketin çöküş döneminin sonuçlarına katlanmanın yarattığı ağrı ve bu çöküşün bir an önce nihayete ermesi için duyulan aciliyet hissi, sürecin yalnız İslamcılık ve sağ için değil, farklı siyaset ve var olma biçimleri açısından ne anlama geldiğini düşünmeyi adeta bir lükse dönüştürüyor. Oysa asıl bütün bu sürece bir anlam vermek için acele etmek gerekiyor. Şu anda şapkayı önüne koyup düşünmesi gerekenler İslamcılar, muhafazakârlar ya da sağcılar değiller. Çünkü onlar iktidar sıralarını savdılar, iddialarını da kaynaklarını da tükettiler ve şu andan itibaren yalnızca çeşitli zor yöntemlerini kullanarak bir süre daha iktidarda kalabilirler, o kadar. Herkesten çok kendileri farkındalar önlerine çıkan fırsatı pek fena harcadıklarının ve uzun süre kendi çocukları başta olmak üzere kimseyi hiçbir sözlerine ikna edemeyeceklerinin. Bir müddet sırf İslamcılar “Allah bir” dedikleri için kimse Allah’ın birliğine inanmayacak. İntikam denilen meyvenin kötü bir özelliği var. İntikam alındığı anda sıra “düşman”a geçiyor. Peki “düşman” da intikamını alıp sırayı kaptıracak mı? Yoksa bu tarihi anı, geleceğin seyrini değiştirmek üzere örgütlemeyi mi seçecek? Sahi “düşman” kim, örgütlenmesi gereken ne, örgütleme kapasitesi gerçekten var mı? Hep beraber göreceğiz. Ya da bir kez daha görmezlikten gelmeyi seçip konfor alanlarımıza sığınarak bildiğimiz ninnileri dinleyeceğiz.

İslamcılık’ın başına ne geldi? Kabaca bakınca şu satır başları görünüyor son 20 yılda.
“Kendileri” olarak iktidara gelmek istediler, geldiler ve sonra da gayrimeşru yollarla iktidardan uzaklaştırıldılar. “Kendilik”lerinde gördükleri otantisite, yani varoluşlarına atfettikleri meşruiyet onanmadı, tanınmadı, karşılık bulmadı. Çok da uzun sürmeyen iktidardan uzak oldukları dönemde ve hızlı bir dönüşüm geçirdiler. İslamcılık çoğulculuğunu bu dönemde yitirmeye başladı. Yeni ittifaklar kurmak, bu ittifakla uyum göstermeyecek olanları görünmezleştirmek zorunda kaldılar. AKP’yi oluşturan ilk ekiple Gülen Cemaati arasındaki ittifak doğarken, Milli Görüş’ün ortadan kalkması böyle bir şeydi. Bu arada İslamcı siyasetin çoğulculuğunun temeli olan tarikatlar, cemaatler de bu ittifaka dışarıdan destek vermeyi kabul ettiler. Çünkü İslamcılık’ın “kendisi” olarak giriştiği iktidar deneyiminin sonuçlarına en çok da onlar katlanmak zorunda kalmışlardı 28 Şubat sonrasında. Nihayet ortaya çıkan siyasi partinin bugün de onursal lideri olan Erdoğan şunları demişti o dönem yaşanan dönüşümü özetler ve bu dönüşüme herkesi ikna etmeye çalışırken: “Değiştim, değişerek geliştim. 30 yıl öncesinde kalmadım. Çünkü çağdışı değilim.” İktidar olmak için kendine atfettiği otantisiteden vazgeçtiğini ifade ediyordu böylece. Şahsen o dönem bu sözlerin samimi değilse bile gerçek olduğunu, İslamcılar için iktidar talebinin, kendilik iddiasının önüne geçtiğini düşünüyorum. Takiye yapmıyor, gerçekten dönüşüyorlardı. Dönüştükleri şeyin neye benzediğini sonradan hep birlikte gördük.


İDDİAM O Kİ SAHİCİ BİR SEKÜLERLEŞME SÜRECİ ASIL ŞİMDİ BAŞLAYACAK VE BU DİN TEMELLİ KİMLİK SÖYLEMİNİN SİYASİ MEŞRUİYETİNİ DEVLET AKLINA KURBAN ETMESİNİN ARDINDAN ORTAYA ÇIKAN DEHŞETLİ SAHNEYE DÖNÜK ÇOĞUL OKUMALAR SAYESİNDE MÜMKÜN OLABİLECEK.


Şu soruları sormak artık anlamsız ama gene de takılıyor insan: Türkiye Cumhuriyeti devletinin çökmüş bir devlet (failed state) olduğu 1999 depreminde ve 2001 krizinde o kadar görünür hale gelmeseydi ve bu çöküş, merkez sağ ve soldaki bütün siyasi partilerin ortak eseri olmasaydı ve bu ortaklık da nihayet o çöküşle iyiden iyiye ortaya çıkmasaydı AKP’nin bir şansı olabilir miydi? Şu soruyu sormak ise günah: Bütün bunlar olurken sol ne haldeydi, siyasi bir alternatif, bir yamalı bohça formunda bile olsa niye soldan değil de İslamcılık’tan çıktı? Anlamsız ve günah sorulara cevap vermeksizin devam ediyorum…

AKP, ikinci bir dönüşüm sürecine 2007 yılından sonra girdi. İki cephesi vardı bu dönüşümün: Bir yanda Cumhuriyet Mitingleri ve e-muhtıra, diğer yanda AKP’den kendilerinin iktidarı olmasını bekleyen mü’min kalabalıklar. Antagonistik hat bir kez daha bu dönemde kuruldu. Sine-i millete gidip arkasına büyüterek aldığı destekle devletteki yerini sağlamlaştırmaya başladı ekip. Tam da bu süreçte yamalı bohça ile devletin parçalılığı (öyle olması gerekir, devleti azıcık rayında tutan birbirleriyle rekabet halindeki farklı bürokratik kurumlardır) iktidar mücadelesini daha da karmaşık hale getirdiler. AKP, kendi yamalarını devletin parçalarında bulduğu oyuklara yerleşerek gidermeye çalıştı. Erdoğan’ın bürokrasi karşıtı söylemi iyice doruğa ulaştığı bu süreç, ne tuhaftır ki AKP’li siyasilerle Gülencileşen bürokrasi arasında kavganın da derinleşmeye başladığı döneme tekabül eder.

2010’da iki önemli şey oldu. Biri Anayasa referandumu, ikincisi de İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olmadığını idrak etmesi. Bu ikisinin önemli bir ortak paydası vardı: AKP liberal taleplerin açtığı siyasi alanı kendi söylemi ve eylemi ile doldurdu. Ve AKP’nin liberal içeriği de böylece buharlaşmış oldu.

Sonraki döneme damga vuran tamlama “devlet aklı”. Halen AKP’de önemli bir mevkide bulunan bir arkadaşım, Gezi’de olup bitenleri, henüz Gezi devam ederken konuştuğumuz esnada bana, “Ya Ayşe, bilmiyorsun sen, devlet aklı diye bir şey var,” dedi. O ana kadar arkadaşımla konuştuğumu zannediyordum. Artık arkadaşımın arkadaşım olmadığını, kendisi de olmadığını, kendi sesine nasıl yabancılaştığını o an anladım. İki hal vardı bu yeni seste: Korku ve hırs ve bu iki halin ima ettiği iki başka hal: Kaybolmuşluk ve umutsuzluk. Bunu anladığım anda ben de kaybolmuş ve umutsuz hissettim kendimi ve dedim ki, “İyi de arkadaşım, onca insan sizi devlet aklından başka bir akla sahipsiniz diye seçmemiş miydi? Boşver devlet aklını, senin aklın ne diyor?” Aklının yerine koymuştu devlet aklını, çünkü tam da yeni bir şeyler söyleme, üretme, yeni bir harita çıkartma vakti geldiği anda o kadar yorgundu ve her şey o kadar karışıktı ki, olabilecek en hazır haritaya başvurmuştu. Yalnız arkadaşım değil, AKP’de siyaset yapan ve o siyaseti destekleyen herkesin başına gelen şey buydu. Yeni bir şey önermekten korktular. Çünkü yeni bir şey öğrenmek kazanılmış iktidarı riske atmak olacaktı. Böylece iktidarın çürütücü döngüsü tamamlanmış oldu. Gezi’den beri tanık olduğumuz şey bu çürüme sürecinin sonu. Bana sorarsanız AKP, 2013’te bitti, ondan beri başka, bambaşka bir şeyle yüz yüzeyiz: İslamcılığın sağın iktidar hırsı ve bilincine kurban ettiği meşruiyet söyleminin ağrılı, acılı parçalanma haliyle…

Niye söyledim bunca lafı: Derdim herkesin bildiğini tekrar etmek değildi. Ezber bozmayı ve tabu devirmeyi bir tarafa bırakıp, bozulan ezberlerin yerini alan yeni ezberi ve devrilen tabuların parçalarını anlamaya çalışma vakti artık. Çökmüş, yıkılmış, kendini iktidar suyunda çözmüş bir siyasi söylemin, halin, talebin arkeolojisini yapma zamanı. Çünkü bu çöküşün arkasında bıraktığı parçalar hızla kendilerine yeni aidiyetler arayacaklar ve ait olacakları bir yeni oluş bulamadıkları anda da yine en eski kodlara dönecekler. Oysa şu anda siyaset meydanı yeniliklerle dolu, yeni korkular, yeni ümitsizlikler, yeni çıkmazlar ve buna karşılık yeni imkânlar, yeni olasılıklar ve yeni dillerle…
İddiam o ki sahici bir sekülerleşme süreci asıl şimdi başlayacak ve bu din temelli kimlik söyleminin siyasi meşruiyetini devlet aklına kurban etmesinin ardından ortaya çıkan dehşetli sahneye dönük çoğul okumalar sayesinde mümkün olabilecek. Erdoğan’ın kalabalıkları sokakta tutma telaşı, görebildiğim kadarıyla, bütün o insanlar evlerine dönüp rahatladıklarında ve şu son 15-20 yılda olup bitenleri akl-ı selimle düşündüklerinde varabilecekleri sonuçlardan duyduğu endişeden kaynaklanıyor. Ne var ki o insanlar sokakta oldukları müddet içinde dönüşüyor ve farklılaşıyorlar da… Çünkü sokak eğitir. Başlangıçta Erdoğan’ın kendileri adına sürdürmekte olduğu iktidarı korumak için sokağa çıkmış bile olsalar, o sokaktan eve döndüklerinde sokağa çıkmanın ne anlama geldiğini, sokağın neden bu kadar kalabalık olduğunu bir kez daha anlamış olacaklar. Oysa Gezi’den bu yana sokağa çıkan herkese, kendileri adına şiddet uygulandığına tanık olmuşlardı ve sokak lanetli bir siyasi alan haline gelmişti. Bununla da kalmadı, Erdoğan için sokağa çıkmış olanlar nihayet tanınan, kabul gören ve saygı duyulan birer vatandaş kimliğiyle dönecekler evlerine. Ve aslında her şey o eve dönüş anında başlayacak. Bunu en iyi Gezi’yi tecrübe etmiş olanlar bilirler: Direnmek için sokağa çıkan herkes, Gezi’den eve dönüşmüş, değişmiş olarak dönmüştü. Ellerini değdikleri her şey siyasallaştı ve siyaset hiç o kadar güzel ve vazgeçilmez olmamıştı. Gezi’den sonraki kolektif depresif atağın sebebi de kuşkusuz bunca güzel ve vazgeçilmez olanla aramıza devlet eliyle konulmuş şedid barikatlardı. Eve polis ve eli satırlı paramiliter erkeklerin saldırıları yüzünden dönmüş olsak da yaşadığımız şey ne zafer ne de hezimetti. Yazık ki o şeye anlam vermek yerine konfor alanlarımıza dönmeyi tercih ettik. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası sokağa çıkan insanları bekleyen en büyük tehlike de bu…

Twitter’da “Külliye çok güzel, gelsenize,” diye yazan AKP’liler gördüm. Darbe girişiminin yarattığı travma, forumlarda konuşuldu. Çok düşündüm, bu da bir siyasi dil kapma girişimi mi diye. Ama hayır, forumları (videolardan) izlediğimde ve Gülencilerle birlikte oturup kalktıkları sofraların lezzeti ölçüsünde FETÖ karşıtlığı ve Erdoğanizm üreten yazarları bir tarafa bıraktığımda (yazdıklarına kendileri de inanmıyorlar ve bunu en iyi yine kendileri biliyorlar) hem hüzünlü hem sevinçli başka bir şey daha da görünür oldu. Hüzün: İktidar bilgisi, hissi, siyasal dilin yerini almıştı. Darbeden hemen sonra sokağa çıkan o insanların ortak bir siyasal dilleri yoktu, Erdoğan işgal ediyordu o dilin yerini ve erişkin bir siyasallıktan çok, çocuksu bir sadakat söylemine benzeyen bu dil karşılaşılan tehdidin büyüklüğü ölçüsünde şiddete dönüşmeye meyyaldi. Sevinç: En yakındaki siyasal dil Gezi’de üretilmiş olandı ve o dil alabildiğine kapsayıcı idi. Önce Gezicilere karşı “Ya gördünüz mü, sokağa öyle değil böyle çıkılır” gösterişiyle ve dalga geçerek kurulan cümleler, birkaç gün içinde alaycı tonunu yitirip gündelik sloganlara yerleşti.
İşte bu yüzden nihayet merakı örgütleme vaktinin geldiğini düşünüyorum. Çünkü bütün kalıplar kırıldı, dağıldı, parçalandı ve kalıpların gizledikleri mai ortaya saçıldı… Tam da şimdi o mai, o kalıp içinde sıkışıp kaldığı formdan özgürleşmeye başlamış durumda. Devlet fabrika ayarlarına dönmüş olabilir ama toplum artık o eski toplum değil. Devletten ve onun fabrika ayarlarından duyulan korku da ancak onca düşmanlık siyasetine rağmen gene çareyi birbirlerinin dillerine sığınmakta bulan insanların (sayıları az da olsa) dönüşüm süreçlerine ve olma hallerine gösterilecek ihtimamlı bir merakla giderilebilir.

Açık söyleyeyim, devletten alabildiğine korkuyorum şu anda: Her zaman olduğundan daha tekinsiz, ne yapacağı hiç belli olmayan, yersiz, yurtsuz ve can evine yara almış bir devlet hüküm sürüyor şu anda Türkiye’de. Ve böylesi bir devletin aklı kuruyla yaşı, akla karayı birbirinden ayırabilecek durumda değil. Aksine şu anda kendine yeni kurular ve yeni karalar belirleme döneminde. Bulduğu anda fabrika ayarlarına dönüş süreci daha da hızlanacak. Ama tam da devletin rehberlik etmekten aciz olduğu böylesi bir durumda örgütlenir merak.
 

DEVLET FABRİKA AYARLARINA DÖNMÜŞ OLABİLİR AMA TOPLUM ARTIK O ESKİ TOPLUM DEĞİL. DEVLETTEN VE ONUN FABRİKA AYARLARINDAN DUYULAN KORKU DA ANCAK ONCA DÜŞMANLIK SİYASETİNE RAĞMEN GENE ÇAREYİ BİRBİRLERİNİN DİLLERİNE SIĞINMAKTA BULAN İNSANLARIN DÖNÜŞÜM SÜREÇLERİNE VE OLMA HALLERİNE GÖSTERİLECEK İHTİMAMLI BİR MERAKLA GİDERİLEBİLİR.


Yaşadığımız vakanın bir yönüyle 1999’da yaşanan depremden farksız olduğunu düşünüyorum. Pek çok bina yıkıldı ve altında binlerce insan kaldı. Düşler, hırslar, korkular, beceriler, yalanlar, doğrular, mülkler, başarılar, kayıplar ve hayatlar kaldı binaların altında. Hatırlayın depremden sonra yıkıntıların arasında ilk dolaşmaya başlayan, yardım götüren, devlet değil, sivillerdi. İlk üç gün devletin tek önceliği vardı, yıkılmış devlet binalarının altında kimlerin ve nelerin kaldığı. Ancak neden sonra, hasar tespitini yapıp, kayıplarının envanterini çıkarttıktan sonra dönüp bakabildi sivillere ne olduğuna.

Değirmendere’de, Saraylı ve Örcün köyleri arasına bir grup gönüllü olarak kurduğumuz çadır kenti, bir askeri birliğin devralma sürecini hatırlatıyorum. Çadır kentin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen bir geçici yaşam alanına dönüşmesini sağlamaya çalışıyorduk gönüllüler olarak, böylece eve dönebilecektik nihayet. Erzak çadırlarından yapılan hırsızlıkları bahane eden bir askeri birlik önce çadır kentin etrafını dikenli telle çevirdi, ardından bize, “Artık evinize gidin, devralıyoruz burayı,” dedi. Devlet, ilk üç gün orada olmayışını telafi etmeye, kendine yer açmaya çalışıyordu. Biz de, çadır kent ahalisine soralım o zaman, dedik. Komutanın yüzündeki alaycı gülümsemeyi hatırlıyorum. “Olur,” dedi, “soralım.” Oylama yaptık: Kendi başınızın çaresine bakmayı mı tercih edersiniz, askerlerin kontrolü ele almasını mı? Oy birliğiyle, askerler sahip çıksın bize, dediler. Bu hem iyi, hem kötü haberdi: Biz gönüllüler için eve dönme vakti gelmişti, bu iyiydi. Kötü olana dair cümleyi kurmayı reddediyorum ama herhalde ne olduğunu tahmin ediyorsunuz. İki hafta sonra çadır kentin bulunduğu yere bir daha gittim, yerinde kocaman bir çöp birikintisi vardı. Askerler bir hafta sonra kışlalarına çağrılmış ve çadır kent de dağılmıştı.

15 Temmuz’da olan, başka bir şeydi. Vurgulanarak, bağırılarak edilen her kelimenin gerçeklikle ilişkisinin sorgulanmaya başladığı bir yırtılma anı yaşandı. Alnı secdeye değenden kötülük beklememe hali son buldu. Bu ülkenin tüm güven araştırmalarında en tepede çıkan ordusu bir grup sivillere ve parlamentoya jetlerle saldırdı. Sivil kalabalıklar, jetlere, helikopterlere karşı savaştı ve bir şekilde kazandı. Kusura bakmasın kimse ama “Biz biliyorduk böyle olacağını” diyenlerin en büyük şaşkınlığı yaşadıkları şeyler gördü bu ülke. O yüzden şimdi artık direnişi değil, yaşanan değişimin dinamiklerine yönelik bir merakı örgütleme vakti. Çünkü ancak o merakla çıkılacak yolda yerleşilecek yeni zeminler bulunabilir. Gerisi kendini konfora hapsetmek olur. Ve nihayet, bu merak aslında İslamcılık’ın yasını tutmanın da bir yoludur. Sevin sevmeyin, İslamcılık da siyaset mahallesindeki komşulardan biriydi bir zamanlar. Başına talih kuşu kondu, biletine piyango isabet etti, aklını yitirdi, esti gürledi, sattı savurdu ve nihayet kalbi bunca dünyevi heyecana dayanamadı. Allah rahmet eylesin. Şimdi mahallede huzur tesis etmek için bu komşunun çocuklarıyla kurulan gerilimli ilişkiyi gözden geçirme vakti. Ama tabii affetmek Allah’a mahsus. Meseleyi mirası pay etmek olarak tarif ettiğimizde en büyük payı kaçınılmaz olarak fabrika ayarlarına dönmekte olan devlet alacaktır. Öte yandan bu kıssadan herkes zihin açıklığı ölçüsünde pay alır.

aysecavdar@gmail.com