Kılavuzu Karga Olanın


Mercek


DAK – Ferrokrom – Inverted Spectrum Records
Açıkçası Hayvanlar Alemi’nden Işık Sarıhan eski kayıtlarını derleyip gün yüzüne çıkartmasa DAK (Deri Altı Kanalları) diye bir grubun varlığından bihaber olacaktık. Kuruluş amacı dağılmış ya da unutulmuş deneysel ve psikodelik rock gruplarının albümlerini basmak olan Inverted Spectrum Records, Ankara’nın sanırız en nev-i şahsına münhasır grubu diyebileceğimiz DAK’ın 1999-2002 yılları arasından derlenmiş 13 kaydı Ferrokrom albümünde derlemiş.
 
‘90’lı yılların başından itibaren önce makara bantlara tutulan, uzunca süre sadece bu bantlara kaydettikleri seslerle oynayan, deneylerini mütemadiyen kendi çabalarıyla kaset ve CD formatında albümlere dönüştürerek oldukça sınırlı bir dinleyici kitlesine ulaştıran grup, zamanlar piyano, Farfisa, Casio mini org, mandolin, flüt, bas gitar, perküsyonlar, gitar ve vokallerle müziğini zenginleştiriyor. Kayıtlarının bir kısmı muhtemelen grup üyelerince bile tekrar açılıp dinlenmemiş makaralarda durmaya devam etse de, 1999 kışında, ev ortamında yoğun bir doğaçlama kayıt seansına girişiyorlar. Dört tanesi mikser ve eko yapıcı işlevi görecek şekilde, biri de kayıt aleti olarak beş adet makara çalar kullanmak yoluyla yüzden fazla şarkı kaydediyorlar. Bandcamp üzerinden ücretsiz olarak indirebileceğiniz bu albümde hem bu kayıt seansından hem de 2002 yılına kadar olan dönemden örnekler var.
 
Açıkçası Ankara kafası her daim farklıdır. Ama Oral Közleme, Alper Tunga Demirel ve Ceyhun Dora ve 2014'te hayatını kaybeden Erdal Közleme'den DAK’ın Ferrokorm’u hem kaydetme yaklaşımının farklılığı, hem minimalizmi, hem de esinleriyle yılın en müstesna albümü. “Zerzemel”, “Yeşteremin”, “Kısa Garip”, “İncili Köyün Fermanı”, “Eko Kaç”, “Yara İzleri”, “Ferrokrom” gibi parça isimlerinden bile farklılıklarını belli ediyorlar. Vokalli tek şarkıları “Kalk Git” ise mecburen dilinize dolanacak. Haydin, indirin, dinleyin, dinletin.
 

Yayın

 
Dahi kapak tasarımcısı Peter Mendelsund’un Metis Yayınlarından çıkan Okurken Ne Görürüz? adlı kitabında edebiyatın unutulmaz karakter ve mekânlarının bizdeki karşılıklarını sorguluyor. “Okurken ne görürüz?.. Zihnimizde ne canlandırırız?” Mendelsund bir kapak tasarımcısı olmasının yanında her şeyden önce iyi de bir okur. Okurken Ne Görürüz, kitabın bilinç ve algı ile olan meselesinin altını çizercesine: “Bir Fenomenoloji.” Mendelsund’un tasarlama süreci Okurken Ne Görürüz’de ifade ettiği gibi maddi dünyadan, metinlerin dünyasına bir “çekilme”. Yazarın hayal ettikleriyle bizim hayal ettiklerimiz örtüşür mü, yoksa tamamen kendimize özgü karakterler / mekânlar mı yaratırız? Mendelsund’un müthiş tasarımcılığı kitabını okurken de bizi yalnız bırakmıyor. Baştan sona çizimlerle örülü kitap, yazar ve okur arasında kurduğu bağı müthiş bir yere taşıyor. “Sizin Anna Karenina’nız kime benziyor?” sorusuyla okurken zihnimizde olup bitenler üzerine kafa yormamızı sağlıyor. Hatta öyle ki, okuduğumuz kitapları yeniden okuma, karakterleri yeninden canlandırma isteği uyandırıyor.

Film

Todd Solondz Amerikan bağımsız sineması deyince ilk karşımıza çıkacak isimlerden biri olmalı. 1998 tarihli Happiness ile haklı takdire kavuşan yönetmen düzenli olarak, gayet nev-i şahsına münhasır, iyi filmlerle kariyerine devam ediyor. Yeni filminin konusu görünce de çok şaşırmıyorsunuz aslında. Prömiyerini Sundance’te yapan Wiener-dog klasik Solondz kara mizahının bir örneği. Fragmanına göre sahipten sahipe giden bir sosis köpeğinin başından geçenleri adeta bir “Lassie” filmi nahifliğinde gösteren filmin karanlığı ise alt metninde saklı tabii ki. Hah bir de merak etmeyin köpek konuşmuyor (umarız).

Dizi

True Detective’in 2. sezonu ilkini aratınca şimdilik rafa kaldırıldı. Bu yılın “True Detective”i olması beklenen yeni bir HBO yapımı var karşımızda. Pilot bölümünü de çeken James Gandolfini’nin başrolünde olacağı ama ölümünden sonra yerini önce Robert De Niro, ardından John Turturro’ya bıraktığı The Night Of, BBC’de 2008-09 arası yayınlanan Criminal Justice isimli yapımın Amerikan uyarlaması. Turturro’nun yanı sıra Nightwatcher’da pek beğendiğimiz Pakistan asıllı İngiliz Riz Ahmed’in (yeni Bourne’da da var) de yer alacağı 8 bölümlük dizi, 10 Temmuz’da başlıyor. Orijinali Peter Moffat’a ait olan yapımın yeniden yazımını, The Color of Money ve Clockers gibi filmlerden ve bir de çok başarılı The Wire’dan yazarlığını bildiğimiz Richard Price üstlenmiş. New York’lu bir avukatın kız arkadaşını öldürmekten suçlanan bir Pakistanlı’nın davasını almasıyla olaylar gelişiyor. Referanslar, oyuncu kadrosu gayet iyi. “Yeni True Detective” olmasına gerek yok. Kendi olsun yeter.

980’lerde çocukluğunu geçirenlerin en hit çizgi filmleri He-Man ve Voltran’dı desek yanlış olmaz herhalde. Peki Voltran’ı 30 yıl aradan sonra yeni bölümleriyle tekrar izler miydiniz? Netflix’te tüm bölümleri birarada yayınlanan yeni Voltron: Legendary Defender nostalji yapmak için birebir. Joaquim Dos Santos (Son Hava Bükücü) ve Lauren Montgomery’nin (Wonder Woman) yapımcılığı yaptığı çizgi dizi eninde sonunda çocuklara yönelik olsa da animasyonun kalitesi, Voltron ve aslanların estetiği, canlanan anılar derken yaz için eğlenceli bir tercih olabilir. Carpenter-vari müzikler de cabası.

Albüm

Philadelphia’nın medar-ı iftiharı konumunda 3 gitartist var. Daha önce de dergi sayfalarında tanıttığımız Kurt Vile, Adam Granduciel (The War on Drugs) ve Steve Gunn beraber de çalışmış, 3 adet modern gitar ustası. Vile ve Granduciel’in müziği hep daha şehirliydi. Steve Gunn’ın ise ‘70’ler İngiliz folkuna olan sevgisi ve country becerileri; onu daha farklı bir yerde konumlandırıyor. 2014’teki Way Out the Weather onun en başarılı işlerinden biriydi. Gitarcılığın yanı sıra beste yeteneğini de ortaya çıkaran bir çalışmaydı. Onu takip eden yeni çalışması Eyes on the Lines da sound kalitesi olarak üst düzeyde olsa da “yol” müziği işine geleneksel yaklaşımı yer yer sıkıntılar doğuruyor. Gunn’ın Way Out the Weather’da övdüğümüz vokaline bu kez fazla güvenmesi bazı şarkıların gücüne sekte vuruyor. Çok şehirli tınlayan vokali, albümdeki gezgin karakterine sanki çok oturmuyor. Gene de “Park Bench Smile”, “Conditions Wild” gibi şarkılarda ne kadar iyi olduğunu gösteriyor ve bu sayede iyi eleştiriler aldı. Daha çok onlardan isteriz, Gunn’a güveniriz.
74 yaşındaki Paul Simon’ın 60 yıllık bir kariyeri var. Bu kadar uzun bir süreden sonra albümlerine herhangi bir yorum yapmak kolay değil. Simon & Garfunkel ile ‘60’larda zirveye çıkmış ve ardından ‘86’da Graceland ile yeniden doğuşunu yaşamış Simon, 2000’lerde 5-6 yıl arayla da olsa düzenli albüm yayınlamaya devam ediyor. Yeni yayınlanan 13. solo albümü Stranger to Stranger ise kariyerinin en iyi işlerinden biri. Çoğu yerde Graceland’den beri en iyi Simon albümü olarak nitelendirilen yapıma, gerçekten de gayet modern kaydı, Simon’ın eskimeyen vokali ve “deneysel” adlandırabileceğimiz pasajlarıyla yılın da en iyi albümlerinden biri sıfatını rahatlıkla koyabiliriz. Son yıllarda Simon’la pek denk gelmemiş olabilirsiniz, bunu atlamayın.
 Folk cephesinden iki albüm paylaşalım. İngiliz Dan Michaelson grubu The Coastguards ile 2013’te başladığı üçlemenin sonuna gledi. Memory bir önceki Distance gibi gayet iyi bir çalışma. Michaelson’un aşırı minimal vokal ve sound’u bu yeni albümde azıcık daha hareketlenmiş, biraz daha yükses sesli. Yavaşlatılmış The National hissi de veriyorlar insana. Michaelson’ın müziği fazla yavaş gelebilir belki ama gene de güçlü… Max Jury bu kadar genç (21) olmasa ve country ve folk’un daha revaçta olduğu, bir 5 sene öncesinde yayınlasaydı debütünü belki daha etkileyici olabilirdi. Bir Led Zeppelin cover’ıyla (“Down by the Seaside”) tanıdığımız Jury’nin Gram Parsons hayranlığı müziğinde çok açık. Belki biraz fazla açık. Ama sesi de az bulunan bir kalitede. Eğer popa daha fazla yanaşmazsa tecrübe kazandıkça daha iyi işler yapacağına inandığımız bir isim. Yeni bir Garbage albümü hâlâ birilerinin ilgisini çeker mi? ‘90’ların hızlı grubu 2000’leri bir ayrılıp bir birleşerek, arada geçmişi had safhada aratan birkaç albümle geçirdiler. En son 2013’de Record Store Day için bir yeni kayıt daha yapınca bir kez daha birleşmişlerdi. Ve ertesi yıl yine aynı güne özel bir şarkı daha yayınladılar. Ve merakımızı yitirdiğimizden dönüp bakmamışız ama o günden beri de yeni bir albüm için çalışıyorlarmış. 6. Stüdyo albümleriyle Strange Little Birds küllerinden doğmuşlar yeniden. Shirley Manson’ın karanlık sözleri albümü baştan aşağı siyaha boyamış. Günümüz müzik gruplarının nasıl bu kadar mutlu ve parlak olduğuna anlam veremediğini, herkesin becerebildiği kadar hızlıca danseip ve kendini zorlayacak kadar gülerek markaları için çalıştığını ama kimsenin kayboldum, hayatımın geri kalanında ne halt edeceğimi bilmiyorum ve dehşet içindeyim diyemediğini söylüyor Manson. Bu albüm hepsini çok zorlamış ve yeni dünyanın müziğini anlamadıkları için korkarak kaydetmişler. Sonuç, kendilerine özgü, sapasağlam bir albüm. Zaten çok usta müzisyenler. Yeni trend’lerle değil hisleriyle kaydedince de atmosferi en güçlü albümleri olmuş.