İllüstrasyon: Hakan Güven

Merak Ediyorum...


Semra Uygun
Bir pizzanın sofraya gelirkenki yolculuğunu. Ekmeğinin tohumundan, mutfağındaki kavgasına kadar. Bir çocuğun büyümesi gibi. Sıfırdan başlayıp emek harcayarak büyüttüğümüz bir iş gibi. Belki o zaman azla gelen bir dilimi çöpe atarken 2. kere düşünebilirim.
 
Kedilerin dünyasını. ‘80’ler Amerikan komedi filmlerindeki ruh değiş tokuşu gibi, bir günlüğüne kedi olsam keşke. Uyumaktan sıkılır mıyım? İnsanları nasıl algılarım? Bunun yenecek bir tarafı kalmamış, niye veriyorsun bana bunu? Bu suya kim izmarit attı? Ne kadar da büyük bir kedi...
 
Öldükten sonra ne olacağını, ne olacağımı. Ölmeyi doğal karşılıyorum. Ölmekten kortuğum için bu hayata kene gibi yapışmadım. Ama yaşamayı da ölmek istemeyecek kadar çok seviyorum. Belki yeniden geleceğim, belki de Eşkıya’da anlatıldığı gibi bir çiçeğe dönüşeceğim. Ya da özgür bir ruh olarak bu dünyaya ziyaretlerde bulunacağım. Neyse bunu öldükten sonra anlarız.
 
Bazı mekânlarda, orada daha önce daha doğrusu tarihler önce yaşamış insanların ruh hallerini, neler yaptıklarını. Mesela en çok Ayasofya’yı dolaşırken merak ediyorum bunu. O taşlı koridorlarda, uçuşan pelerinleriyle endişeli endişeli yürüyen kralları, orta alanda kabarık elbiseleriyle ışık huzmelerini seyreden kraliçeleri. Hiç sıkılmıyorlar mıydı? Deniz aşırı dünyaları merak etmiyorlar mıydı hiç?
 
Lilly ve Lana Wachowski’nin The Matrix’in senaryosunu yazarkenki motivasyonlarını. “Morpheus’un eline 2 değişik renkte hap verelim. Gerçeklikle bağlantımızı bu haplardan biri sağlasın. Hap değil de sıvı olarak versek? Yok yok hap daha iyi. Akarı kokarı yok.” Aslında bunu pek çok senaryo, şarkı sözü ve kitap için merak ediyorum.
 
Hans Zimmer’in ilham perilerini. Kendini ışıksız bir odaya mı kapatıyor yoksa J. R. R. Tolkien gibi evinin bahçesinde mi takılıyor? Sokrates gibi sahilde mi, Diyojen gibi fıçıda mı uyuyor? Yaratıcılığımızı etkileyen şey manzara mı, manzaraya sırtını dönmek mi? Dört duvar arasında harika şiirler yazan Sabahattin Ali gibi.
 
Kuzey ışıklarını, Japonya’daki kiraz çiçeği bahçelerini, Hindistan’daki Holi festivalini, domatese bulanıp İspanya sokaklarında koşturmayı, yeşil çaylı biranın tadını, Salem Cadı Müzesi’ni, kırmızı halıda yürümenin nasıl bir şey olduğunu, gerçek bir ayıyla tatlı sert boğuşmayı, yerçekiminin olmadığı bir alanda asılı kalmayı, 80 günde dünyanın gezilip gezilemeyeceğini… Muhtemelen bunların birkaçını hiçbir zaman deneyimleyemeyeceğim. Ama olsun, bazen merak etmenin kendisi de güzel.
 
James Franco’yla bir gün geçirmenin nasıl bir şey olduğunu. Bazı insanlarla bir gün geçirmenin nasıl bir şey olduğunu. Bakın, bir ömür demiyorum çünkü bir ömür uzun ve daha merak edilecek çok şey var.
 
Keanu Reeves’in neden hiç yaşlanmadığını, H.P. Lovecraft’ın hezeyanlarını, piramitleri gerçekten uzaylıların yapıp yapmadığını, Atlantis’in gerçek olup olmadığını, yerin altında saklı hazineleri, Silent Hill’deki gibi algılayamadığımız bir boyutun varlığını. Bu ve bunun gibi bir yığın gizem ve mistisizmi. Vampirler gerçek mi? Uzaylılar var mı?
 
İkinci el bir kitabın hangi ellerden geçtiğini ve bu ellerden geçerken ne gibi hisler uyandırdığını. Eski bir fotoğraf karesindeki insanların o gün nasıl bir psikolojide olduğunu. Diyelim ki fotoğrafta gülüyorken aslında içleri kan mı ağlıyordu? Ya da yanlarındaki kişilerle sonradan bağları koptu mu? Fotoğraflar çok trajik ve sahtekâr olabiliyor.
 
Biranın nasıl yapıldığını, hula hoop çevirmenin inceliklerini, baharatların dünyasını, kelimelerin kökenlerini, pin-up’lar, Wiccan’lar, fetişistler gibi alt kültürleri ve yaşam tarzlarını, ukulelenin nasıl çalındığını, FRP’nin dehlizlerini, sörf yapmayı…
 
Kimlerle tanışacağımı, daha nereleri göreceğimi, koleksiyonlarıma daha ne gibi yeni ve ilginç şeyler ekleyeceğimi, hangi yemekleri tadacağımı, hangi filmleri izleyeceğimi, hangi fotoğrafları çekeceğimi, yaşlanınca nasıl görüneceğimi…
 
Daha bir sürü şeyi merak ediyorum.
 
Bazı insanlar başkalarının hayatından çok daha fazlasını merak etmiş, ediyor. Doğuştan gelen merak duygularını daha işe yarar şeylere kanalize etmişler. Ötesini öğrenmeye, bir şeyi etraflıca bilmeye, hatta hobilere. Merak kapalı bir alanda kalırsa sizi Meraklı Melahat’e; geniş bir alana, hatta gökyüzüne yayılırsa Giordano Bruno’ya bile çevirebilir. semra_uygun@hotmail.com