Bu Merak Ölmez Dokuz Canlı!


Hazal Sipahi

“Merak onu öldürmeden önce, kedi yüzlerce meraksız köpekten daha fazla şey öğrenir.” – Tom Robbins
 
Dünyanın dört bir yanındaki kedilere, kar amacı gütmeden verdiği ve merakla hayatta kalmanın yollarını anlattığı Kediler için 9 Adımda Merak seminerleriyle tanıdık onu. Geçtiğimiz günlerde çıkardığı sokaklarda çınlayan sesli kitabı Bu Merak Ölmez Dokuz Canlı’yı ve hayatlarını konuşmak üzere kedi âleminin Pandora’sıyla buluştuk.

- Can sıkıcı bir soru biliyorum ancak, biz insan evlatları arasında adettendir, kendinizden bahsetmenizi isteyeceğim.
Yıllar yılı, siz insan soyu beni türlü türlü isimle çağırdı. Kedi âlemindeki adımı soracak olursanız, adım Melahat. 9 hayatımda edindiğim arkadaşlarımsa bana kısaca Meluş der. Reenkarnasyona inanıyorum, hatta kendisini bizzat deneyimliyorum. Niyetim, kedi diyarındaki karmamı temizleyip fiziksel bedenimi terk etmek ve ölüm-yaşam döngüsünden çıkmak. Olayımsa -ya da süper gücüm diyeyim- daha önceki yaşamlarıma ait anılarımı yitirmemem. Kedi bedeninde fil misali. Ben de kedi arkadaşlara tüm hayatlarımın ve sekiz ölümümün nedeni, en iyi bildiğim şeyi anlatayım dedim: Merak. Dokuzuncu hayatımda kendi seçtiğim ve insanların da ağzına doladığım adımı da böyle duyurdum.
 
- Nereden geldi bu seminer ve sesli kitap fikri aklınıza? Merak ettim, nedir bu kediler âlemindeki merak mevzuu?
Bizim âlemde meraktan ölen çok olur, aşktan da tabii. Ama onu daha detaylı konuşuruz. Benim geç hayatlarındaki arkadaşlarım, meraktan en az bir iki defa ölmüştür. Ayrıca sadece kedi âleminde ölüm oranı bu denli yüksek olan bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sizin de bir dolu ya meraktan ya bilmem neden söylemleriniz var. Neyse efendim. Ben baktım hatırlıyorum bu geçmiş hayatları, illa bir yerinde de ölümüm meraka bağlanıyor; anlatayım dedim hatırlamayana. Bana verilen lanet mi nimet mi olduğunu bilmem kaç hayat boyunca anlamadığım merakı böylece verimli bir yere kanalize ettiğimi düşünüyorum. Tecessüs bu sonuçta, yaşamın kaynağı duygulardan biri, güdüler, zihnin şehvetidir, hayat ateşidir. Merakla aydınlanırsın. Cahillik mutluluktur derler ya! Kısmen doğrudur ama ben yine de hatırladıklarımı hatırlamak, bildiklerimi bilmek isterdim. Bazen uykularım kaçıyor ama yine de farkında olduğuma memnunum. Neden başkaları da böyle hissetmesin diyerek başladım anlatmaya.
- Hatırladığınız ilk hayatınızı anlatır mısınız? Ne zaman, neredeydiniz? Neden öldünüz? Meraktan, biliyoruz da. Nasıl bir merak?
Bilirsiniz soyumuz, milattan önce 3000’lerin Habeşistan’ına dayanır. Ben ilk hayatımda Mezopotamya’da doğdum. Yıllardan milattan önce 1800’ler falan herhalde. O zaman bu kadar didik didik de edilmezdi zaman. O toprakların o zamanki insanları Mısırlılar, sağ olsunlar kedileri çok el üstünde tutarlardı. Ama ben çok gencim, memeden yeni kesilmişim, ortalıkta dolanıyorum, yemeğimin de keyfini de çıkarıyorum. Gazeller, musikiler; güzel takıldığımız, yediğimizin önümüzde yemediğimizin arkamızda olduğu zamanlar. Tabii ben hem önümdekini hem arkamdakini yemeye kalktım o bollukta bile. Açgözlülük işte. Sen de saray, ben diyeyim kale, bir yerde yaşıyorum. Heykellerimiz yapılıyor, o derece. Kalenin içinde bir tastan yiyorum. Ortalık bizim için sunulanlardan yürünmüyor diye abartacağım. Baktım yolun karşısında iki kedi daha, bir tasın başında. Balığın daha kılçığını görememişim. Merak ettim neymiş oradaki yemek. Daha önümdekini bitirmeden onu da yemek istedim, atladım yola. İki tahta tekerleğin altında kaldım. Artık ciğer miydi, balık mıydı neydi bilmiyorum, öğrenemedim. Şimdi düşününce, illa bir noktada başıma gelecekti. Bizden tekerlek altında can veren çok olur. Hepimiz hayatlarımızın birinde kalırız bir tekerleğin altında neredeyse. Benimki dakika bir, tekerlek iki denilecek türden.
 
- Hayata dönüş nasıl oldu? Geçmiş hayatınızı nasıl hatırladınız? Geçmiş hayatınızı hatırlayınca mı reenkarnasyona inanmaya başladınız?
Ay miyol, reenkarnasyonun kanlı canlı kanıtıydım. Adına reenkarnasyon dendiğini sonradan sizden öğrendim. İkinci hayatımda milattan öncelerde, Persiya’dayım. İlk hayattan temkinli, yediğimi falan paylaşmayı öğrenmişim. Daha kolektif takılıyorum. Tutturdu kedi arkadaşlar Mısır’a gidiyoruz, tüm masraflar imparatordan. Ben Mısır’ı duydum, ilk hayatımdaki memleketim, merak ediyorum o zaman nasıl, ne halde? E bir yandan da, kedi doğduğu yerde değil, doyduğu yerde. Baktım herkes gidiyor; sorgusuz, sualsiz, hazırlıksız çıktım yola. Biz önde, imparator arkada dayandık şehrin kapılarına. Mısırlıların bize hâlâ saygısı çok büyük, kıyamayıp teslim ettiler şehri. Ah canlarım, bilemedik kıymetlerini. O nankör sıfatını bilmeden o hayatımda hak etmiş bulundum. Şehir teslim alındıktan sonra, imparator bizi unuttu. Kutlamalar, çatlamalar derken bir izdiham, ben ayak altında öldüm. Farkında olmadan Mısırlılara ettiğimize mi, yine öldüğüme mi üzüleyim bilemedim. Kedi dediğin biraz sorar değil mi? İşte o hayattan da biraz soru sorup stratejik düşünmeyi öğrendim.
 
- Hayatlar da giderek ilginçleşiyor. Merakımdan üçüncü hayatı da soracağım. Onda neler oldu?
Ay, çok zor bir hayattı şimdi düşününce. Neyse ki çok uzun sürmedi o da. Ortaçağda kedi olmak zor, kara kedi olmak daha da zor. Kedi bedenleri değişiyor tabii her hayatta, o zaman kara kediyim. İnsanlar tarafından bize dahi yapılan ırkçılığı, zulmü tahmin edemezsin. Hayatlarımın işkence tarihi bu dönemde yazıldı, diyebilirim. Zamanının Papa’sı kara kediler hakkında çok kara propaganda yaptı. Çok öfkelendim, arkadaşları kafesliyorlar, yakıyorlar, öldürüyorlar. Geçen hayatlardan temkinliyim. Kendi pençelerimle Papa’yı öldürmeye karar verdim. Vatikan’a giriş planını da çıkış planını da yaptım. Kara kedinin gözü de karardı senin anlayacağın. Papa’nın ofisine kadar gittim. Koridorda beklerken baktım, iki herif bizim hakkımızda saçma sapan konuşuyor. Uğursuzmuşuz. Merak ettim kim bu dallama diye. Kafamı uzatmamla herifle göz göze geldim. O noktada ne kendime, ne öfkeme hâkim olabildim. Atladım adamın suratına. Sen bir de onu gör demek isterdim ama adamı ne hale getirdiğimi dahi göremeden öldürüldüm. Neyse, kendimi de, o saldırdığım herifi de, Papa’yı da bağışladım günün sonunda. İtidali öğrendim diyelim.
 - Ee, sonra?
Sonrası, yine öldüm bir hayatlarda, bir yerlerde, hasetten, şehvetten...
 
- Aşktan, şehvetten konuşacağız demiştik ama.
Aşktan demiştik, şehveti şimdi sen ekledin. Aklın gitti tabii hemen. Eh madem ekledin, konuşalım. Hedonizmin altın çağına doğdum, yer Cihangir. Sokakları inletiyor, mahalle sakinlerini sevişmelerimizle utandırıyoruz. Cinsellik içgüdüsüne, en hayvansı içgüdü diye boşuna denmiyor. Bu hayvansı içgüdü olayını da hiç kötü bir tarafınızdan alınmayın bence. “Yüce” insan evladının cinsellik konusunda pek de evrimleştiğini düşünmüyorum. İnsan olmayan hayvanlar âleminde işler, genelde üreme odaklı ama sevişerek sosyalleşenlerimiz de var sizde olduğu gibi. Makak maymunları misal. Vahşilik falan değil, hazzın peşinde bir ömür. Sahi, neydi senin adın? De bir daha.
 
- Hazal.
Al işte! Sen bu hayatında, bu adla zor sıyırırsın hedonizmden yakanı. Neyse, ben merakımdan öldüm yine. O kediyi de merak ediyorum, ötekini de. Açgözlülükle de alakalı tabii ama “Hayırseverim, erkeklerimi paylaşıyorum işte, haset de etmiyorum,” diye düşünüyorum. Kedi, kedinin şeytanıdır, uydum yine bir şeytana. Mart’a kalmadan hamile kaldım. Yaşım küçük, baba muallak, libido düşük. Erkek kedilerin ilgisini de kaybettim; kurlar, yemek davetleri yok. Kendime de bebeğime de bakamadım. Beslenme yetersizliğinden öldüm, bebeğim de benimle birlikte tabii. (Dolan gözlerini patilerine siler.) Ay hatırlayınca yine bir kötü oldum. Libidal enerji de çok önemli, yaratıcı enerji. Onu da merak gibi, güzel kanalize etmek lazım. Reenkarnasyonun milleti, ırkı, cinsiyeti yok ama bana hep dişi bedeni denk geldi. Feminen tarafımın, yaratıcı gücümün farkına böylece varmış oldum. Senin de bir kulağından girip ötekinden çıkmasın.
 
- Çıkmaz, not da alıyorum, ses de kaydediyorum. Sonraki hayatlarınıza gelelim. Onların ölüm nedenleri neydi? O hayatlardan ne dersler aldınız?
Altıncı hayatımda insanlar beni kısırlaştırdılar. Hem de bizim için bizi yemeyen, sağ olsunlar bize haklar bahşedip onları savunan insanlar. Biraz trajikomik buluyorum bu durumu. Ben zaten önceki hayatlardan almıştım dersimi, öyle deli gibi çoğalmaya falan niyetim yoktu. Ailemi kuracak, anneliğimi yapacak, zamanı geldiğinde yavrumu koynumdan yollayacak, kendi yaşam mücadeleme devam edecektim. Kendilerince hayırseverler beni sokaktan alıp kısırlaştırıp, “sahip”lendirdiler. Bütün yaşam enerjim çekilmiş gibiydi. Önüme türlü türlü mamalar kondu, merak ettim tatlarını. Gözüm de doyuyordu, midem de doyuyordu ama ruhum doymuyordu. İçimdeki o duygusal boşluğu yemekle doldurabilirmişimcesine yedim. E, 80 metrekare apartman dairesinin içinde de hareketsiz kaldım. Oburluktan öldüm. Otopsi de yaptırdılar. Obezite.
 
- Geçmiş olmuş. Ölçülü ve kendinize hâkim olmayı öğrendiniz herhalde? Bu kadar deneyim, tecrübeden sonra nasıl becerdiniz yine ölmeyi?
Sorma, o kadar deneyime, tecrübeye çok güvenmekle oldu bu defa da. Kedi birinci hayatında neyse, yedinci hayatında da o; merak yine paket programa dahil. 1930’lar New Jersey’deyim. Gökdelenlerden kendini atan insanlar üstüne düşecek korkusuyla sokaklarında yürünmediği Büyük Buhran zamanında New York’ta hayatta kalmışım. Bana bundan sonra bir şey olmaz havalarındayım. Burnum düşse eğilip almam. Bir kibir, bir gurur. “hubris” diye boşuna demedi sizinkiler, nice kahramanlar harcandı uğrunda. Schrödinger denen bir adamla tanıştım. Erwin, gururumu aşırı okşadı. Bilimin objesi olacaktım. E, adam o kadar anlattı, anlattı, merak da ettim. Ama tabii, deney düşünsel bir deney değildi. Uzun lafın kısası, ben girdim kutuya, bilim dünyasına Melahat adını altın harflerle kazıma gazıyla. Ay bana neyse. Kuantumcular istedikleri kadar ya ölü ya diri desinler, ben öldüm. Kuantum tarihine altın harflerle yazılan isim Schrödinger’inki oldu. Kutunun içinde akıbetine bırakılan bedenimi de böyle terk ettim. Sıkıntıdan öldüm. Miyavladım, duyanım olmadı. Ne doğum günüme, ne cenazeme gelen olmadı.
 
- Çok acayipmiş, hâlâ şaşırabiliyorum. Son ölümünüz nasıl oldu?
Hah ha. Bu çok komik bak; meraksızlıktan. Baktım başıma her türlü bir şey geliyor. “Ee? Sonra?”lar almış başını gidiyor, varoluşsal sıkıntılar baş gösteriyor. Çekildim köşeme. Böyle gelmiş, böyle geçer. Hayattan hayattayken vazgeçmiş vaziyetteyim. Ha bire uyuyorum, hayli kilo almışım. Heyecan yok. E, merak etmezsen arayış yok, arayış yoksa keşif yok, bu böyle gidiyor. Ama bunların tabii bende esamesi bile okunmuyor. Başıma saksı düştü, hem de o hayatımda takıldığım evin bahçesinde. Güvenli bölgemde, meraksızlıktan öldüm.
 
- Şimdi tüm taşlar oturdu bende de. Neyi öğretti meraksızlık? Sizin ağzınızdan dinleyelim.
Bir yerinden bir şekilde çalışmayı ve üretmeyi, kendine bir meşguliyet edinmeyi, merakını yapıcı olana kullanmayı... incelik ve duyarlılıklar da var tabii. Merakımın nedenini sorgulamaya başladım bir kere. Önceden bunu yapmıyordum. İnsanları da yönetmeyi öğreniyorsun artık. Bırakıyorsun onlar seni yönettiğini sansın. Ama icat ve işgal ettikleri hayatlarımızı, onları da düşünmeden idare etmemiz zor. Ben artık bu hayatımda zamanımın çoğunu doğada geçiriyorum. İşimi gücümü görmeye insanların arasına iniyorum. Kedi arkadaşlarla buluşup deneyim ve tecrübelerimi paylaşıyorum.
 
- Artık insanlarla da paylaşıyorsunuz sanırım. Başka söyleşi teklifi geldi mi?
Siz de meraklı birine benziyorsunuz. İyi bulmuşsunuz bu işi. Merak size lazım. Ben de mi bu işe girsem acaba.
 
Söyleşinin yönü değişir… Melahat’in de gasteciye soruları vardır.  

* “Cinsi Adetler Tarihi” okuması ve Makak maymunları benzetmesi için Saba Başoğlu’na, “9 Canlı” şarkısıyla bir zamanların Kreş’ine ve Seko’ya selamı çakarım.

hzlsph@gmail.com