Kadıköy'de Babil


Emre Eryılmaz
Sene bir aşağı bir yukarı nice yıl öncesiydi. Moda Sineması’nın da bulunduğu sahaflar pasajını gezerken merdivenlerin köşesinde ki sahafın tezgâhında bulduğum Sokrates’in Savunması’nı incelemekteydim. Almaya karar verdim tabii. Dükkân sahibine fiyatını sordum. Okumakta olduğu kitaptan başını kaldırdı, elimde tuttuğum kitaba baktı “Para istemez, alabilirsiniz,” dedi. Eve dönüp okumaya başladım.
 
Lütfü Bey ile ilk münasebetim böyle oldu.
 
Zaman içinde nice kitabı Lütfü Beyin küçük dükkânından edindim. Kitaplara yaptığı hatırı sayılır indirimler ve hediye kitaplar.
 
Bir gün bir baktım kapanmış, dükkân bomboş. Çok üzüldüm tabii. Kapalı dükkânın karşısındaki sahafa girip almayı düşündüğüm kitaplara bakınmaya başladım. Seçimlerimden sonra mekân sahibini aradım buldum. Kule gibi yığılmış köşede duran kitapların arasında Lütfi Bey tasnif işlemi yapmaktaydı. Konuştuk. Artık kitapları karşı dükkâna sığmıyormuş.
 
İlk o zaman fark ettim ki Don Kişot romanının birçok basımı etrafta yayılı duruyor. Dayanamayıp sordum “Azizim,” dedi sakince, “bu benim kişisel ilgim, bir çeşit koleksiyon. Adını koyamıyorum ama kendimi mutlu hissettiren bir birikim.”
 
Bir süre sonra sahaf içinde kitap kuleleri çoğaldı ve hareket etmek kulelere çarpmadan neredeyse imkânsızlaştı. Durum hakkında ne yapacağını sorduğumda yeni bir yer aradığını söyledi.
Yeni yer kısa süreliğine Rock Cafe’ye ev sahipliği yapmış, saatlerce tilt makinesinde zaman geçirdiğim geniş mekân oldu.
 
Çok mutlu ve heyecanlıydı Lütfü Bey. Özenilesi bisikleti içeriye park etmiş, geniş alanda kitaplarını yerleştiriyordu. “Siz burayı da doldurursunuz,” dedim çaylarımızı yudumlarken. "Azizim bu sefer dikkatli davranacağım." diye belirtti kararlıca.
 
Aradan bir süre geçti. Sahaf kapısına geldim, bisiklet kapı önündeydi. İçeri girdim; Lütfi Bey yapmıştı yapacağını. “Lütfi Bey bu ne hal?” “Sorma azizim, sığmakta zorlanıyorum. Ama kitap gelince ne yaparsın…” “Kitaplar tamam,” dedim şaşkınlığımı saklayamayarak, “iyi de piyano ne mana?” “Evet, onu sorma.”
 
Uzak kaldığım üç dört yıl içinde kafe, bar kültürü agresif yayılmacılığı, Kadıköy’ün dış cephesini değiştirdiğini görünce Babil Kütüphanesi’ne yöneldim.
 
Akşam vakitleriydi ve karanlık çökmüştü. İçimde kaygı ve merak birbirleriyle “Önce ben, önce ben,” diye koşturuyorlardı. Kapalıydı ama hâlâ oradaydı.
 
Yanımda ki arkadaşıma anlatmaya başladım “Buranın sahibi bana ilk Sokrates kitabımı, Osmanlıca öğrenebilmem için yazım kitabı ve eski dilde basılı Anna Karenina romanını hediye etmişti.” Sahafın önünde bunları anlatırken sokağın derinlerinden bir siluet belirdi. Yanımdan dalgınca geçerken seslendim “Lütfü Bey!”
 
Genç ve orta yaşlardaki yatırımcıların Kadıköy’ü bir fırsat olarak görmesi kaçınılmaz. Açılan mekânları değirmenin kolları gibi görmek bu anlamda abartı olsa da, Babil Sahaf ve temsil ettiği değerli kültürü merak etmek, görmek ve öğrenmek, Kadıköy’de yaşamaya başlamak açısından kazanç olacaktır. Kalın sağlıcakla. sefahat@hotmail.com