Peki, Biz Bu Bilgileri Gerçek Hayatta Nerede Kullanacağız?


Müge Ersan
Koskoca Einstein “Benim özel bir yeteneğim yok, sadece aşırı meraklıyım,” derken kendiyle değil bilgi edinmeye olan ilgisiyle gururlanmış belli ki. Biz ise muhtemelen kendimizde hep bunun tersini iddia etmeye çalıştığımızdan onu “dahi” olarak görüyoruz. Kendimize ise... İşte afili birçok sıfat sayılabilir, şimdi çok da şey yapmayın, hemen aklına gelmiyor insanın...
 
Yani aslında biraz zorlarsak hepimiz hatırlarız, canım, dünyaya yeni geldiğimiz dönemlerde, hatta daha konuşmayı yeni çözerken sürekli büyüklerimize “bu ne, bu ne...” diye sorup durduğumuzu. Kendimizi hatırlamıyorsak bile çevremizdeki herhangi bir çocuğun ne kadar meraklı olduğunu görürüz. Tabii çoğumuzun bu araştırma, öğrenme ve keşfetmeye açık olma dürtümüzü büyüdükçe kaybettiğimiz ise açık.
 
Bilim ve bilgi insanları üşenmemiş ve insanın bu merak sürecini de araştırmışlar. Vardıkları sonuç; insandaki merakın bir duygu değil bir kas gibi hareket ettiği ve eğer çalıştırılmaz da okul, aile, iş yeri gibi toplum baskısının olduğu yerlerde körleştirilirse de giderek zayıfladığı.
 
Aman ne güzel! Zaten her türlü yarışın içine sokulduğumuz bu sosyal ortamlar meğer bir de doğuştan sahip olduğumuz bir özelliğimizi bizden alıyormuş!
 
Peki ya tüm bu köreltme çabalarına rağmen hâlâ içimizde bir parça da merak kırıntısı kalırsa? Onun da çözümü elbet düşünülmüş. Allah muhafaza o bir parça merakı da bilime, insanlığa, doğaya falan duyarsak diye büyük bir mücadelenin sürdüğü yarışma programları, spor maçları, magazin içerikleri her gün bizimleler. Neredeyse her gün merakımızı zinde tutar ve her gün yeni bir bilgiyle merakımızı tatmin ederler. Bundan daha heyecanlı bir öğrenme süreci düşünülemez!
 
Tabii böyle genel meselelerden başka kendimizle ve çevremizle ilgili de meraklarımız hazırdır. Ne zaman okula gideceğimiz, sınavları nasıl geçeceğimiz, büyüyünce ne olacağımız, ne zaman sevgilimizin olacağı, işe başlayınca ne kadar maaş alacağımız, tecrübe sahibi olunca bu paranın ne kadar artacağı, ne zaman evleneceğimiz, ne zaman çocuğumuz olacağı, ne zaman boşanacağımız, komşumuzun oğlunun yeni işinde ne kadar maaş aldığı, kuzenimizin eski kocasının ne zaman yeniden evleneceği gibi meraklar da bize her gün yüklenir.
 
Hatta bu merakları çeşitli fallar ile giderme isteği de her daim mevcuttur. Bu da bizi neler olacağını önceden bildiğimize inandırıp hayatta başarılı ve mutlu olacağımız konusunda umutlandırır. Daha ne olsun!
 
Bir süre sonraysa aslında bu merakların hiçbir zaman bizi tatmin etmez olduğunu anlarız. Kimin kimi nerde ne zaman ne yaparken gördüğünün aslında bizim için hiçbir önemi yoktur. Çünkü bunların hiçbirini gerçek hayatta kullanmamışızdır. Bunların hiçbiri bizi kendimizi keşfetmeye yöneltmemiştir. Bunların hiçbiri bize yeni ufuklar açmamış, bizi mutlu ve başarılı yapmaya yardımcı olmamıştır. Hatta başkalarının hatalarından ders almaya yeltenmeyip, aksine onların hatalarını yüzlerine vurarak eğlenmişizdir.
 
Ufak bir hata yapıp “gerçek hayat” ne ola ki sorusunu aklımıza getirmiş olsak da giderek meraksızlaşıp, muhabbetlerde sadece “Eee...” demekle yetiniriz. Kimin kupayı kazandığını zaten tahmin eder, kim kiminle tatile çıkarsa çıksın şaşırmaz, yarışmaların birincisini sanki hiç mücadele etmemiş olarak görürüz. Çünkü sadece onlara değil her türlü bilgiye kolayca ulaşırız. Hatta hiç kafamızın basmadığı, neden bu kadar günlük hayatımızın içine dahil olduğunu bir türlü anlayamadığımız yerel ve evrensel politik meseleleri bile kolayca takip edebiliriz. Bunlardan gördüğümüz kadarıyla da aslında her şey “nasıl gerekiyorsa” öyle ilerliyordur. Yani hiç merak edilecek bir tarafı yoktur! Zaten elimizden de bir şey gelmez. En iyisi bir şeyleri merak etmek yerine, ediyormuş gibi yapanlara ayak uydurmamız ve her hangi bir konuda bize danışılmasına da izin vermeyecek şekilde kafamızı en yakın yere gömmemizdir.
 
Giderek nerede nasıl yaşayacağımızdan öte nerede nasıl öleceğimizi bile merak etmez oluruz. Çünkü artık her şey olağan hale gelir. Kimsenin kimseye hayatta kullanacak bilgilerle destek olmaması olağandır. Kimsenin aslında kimsenin hiç umurunda olmadığı bile olağandır. İşin tuhafıysa yine de herkesin, herkesle ve her şeyle ilgiliymiş gibi görünüyor olmasıdır. Aman bize ne canım, gerçek her neyse işte orada bir yerdedir! muge.ersan@gmail.com