A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Hayatın Ritmi - Cevdet Erek

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/106/3967" target="_blank" class="twitter">twitter

Hayatın Ritmi - Cevdet Erek


Röportaj: Tayfun Polat

Cevdet Erek’in adını son yıllarda yurt içinde ve yurt dışında yer aldığı sergi ve bienallerden, çoklukla ses enstalasyonlarından sürekli duyuyoruz. Nekropsi grubunun kurucularından olması ve grubun durumu, geçtiğimiz iki yıl ses getiren iki filmin (Sivas ve Abluka) soundtrack’lerini hazırlaması, bir süredir Tophane’de bir otoparkta gerçekleştirilen performanslara vesile olması... uzundur konuşmak istediğimiz konular olarak birikiyordu bir taraftan. Geçtiğimiz günlerde Abluka plağının İngiltere’de basılması ve plakta yer alan iki parçasının bünyede yarattığı etki bu görüşmeyi daha fazla ertelemeyip şartları zorlamayı gerektirdi. 20 yılda dostluk pekişmiş ama arada kilometrelerce mesafe birikmişti. Bir taraftan da son birkaç ayda birkaç kez yollarımız kesişmiş ve sohbet açlığımızı bir nebze gidermiştik. İdmanlıydık yani. Teknoloji sağ olsun, geçtik aygıtların başına, bolca kesintili bir görüşme yaptık.

Son zamanlarda birkaç kez başıma geldi, memleketin en iyi davulcularını sayıyoruz birileriyle, odur, budur, şudur, birbirimize hatırlatıyoruz, bilmem kimin bilmem ne kaydını dinledin mi falan... ama fark ettim ki kimse senin ismini söylemiyor. (“Ohhh, iyi,” diyor). Ondan sonra birden herkes aynı şekilde “Cevdet ayrı, onu saymaya gerek yok. Cevdet zaten en iyi davulcu, başka kim var diye sayıyoruz canım,” diyor.
Saçmalama oğlum. Soru var mı?
 
Durum bildirdim ben. Son altı ayda dört kere başıma geldi bu. Son dönemde senin en azından davulcu olarak üretimlerine denk gelemedik. Geçenlerde de sosyal medyada paylaştın artık tekrar davul çalmak istiyorum diye. Böyle bir yetenek seni de zorlamaya başladı herhalde. Ne düşünüyorsun?
Net olarak söyleyeceğim, iyi davulcu lafı geçerken, öncelikle hayatını davula vermiş, bunu düşünen, buna emek harcayan, hem de hayatını bundan kazanan bir sürü müzisyen varken ben davulcu, hatta iyi kelimesinden bile utanıyorum. Bizim küçük dünyamızdaki insanlara, bizim alanımızdaki insanlara böyle gelebilir. Tabii ki öncelikle gruptan dolayı; çok ritm ağırlıklı bir grup Nekropsi, parçaların mühim bir bölümünde ritmin kendisi üzerine denemeler var, ben de hemen hemen oradan başka hiçbir yerde davul çalmadım. Birkaç deneme ve bir ara ZeN’de çaldım. Onlar da emprovize idi. Yaptığım elektronikler dışında, son zamanlarda sadece asma davul çalıyorum, bunlardan bahsetmezsek, senin sorduğun anlamda davul hayatım Nekropsi, %95 yani. 5 dk, 10 dk kendi kendime çaldıysam, 90 dk grupla, provada ya da konserde çalmışımdır. Uzun süredir kurulu davulum bile yok.Ama kafalarda böyle bir yerin var.
Vardır, tabii ki herkes kendisine böyle bir atfetmeden mutluluk duyar. Ama baştan “gerçek” davulcuları bismillah gibi söylemek istedim. O insanlara saygısızlık yapmamak için. Bunun bir tarafı şu olmalı, grup değer verilen bir grup. İkincisi, bizim performanslar kanlı canlıdır, uzun zamandır kendi yaptığım parçaları çalıyorum sadece, onların uzmanıyım. Diğer yandan, davula ara vermek falan bir yana, bırak davulu, sekiz on senedir yaptığım işlerin -fikirsel olarak, biçim olarak- büyük bir bölümü tamamen ritm üzerine. Tophane’deki mekânımıza sebep olan enstalasyon da, 5-6 senedir çoğu yurt dışında yapılan Room of Rythms (Ritimler Mekânı) serisi de. Yıllardır hayal ettiğim, müzikal ritimler, zamansal ritimler (gündelik hayatın ritmi, tarihsel ritimler, politik ritimler...) görsel, özellikle mimarlıkla ilgili ritimler falan derken davul çalmasam da sürekli ritim üzerine çalışıyorum. İki, ben aslında Nekropsi’nin parçalarının bir bölümünde bile genelde program yaparım. Bazıları direkt olarak programdan çıkar. Ondan sonra çalarız falan. Salt olarak elektronik parçalar da var.
 
Abluka çok iyi bir örnek oldu, hem program var hem de üstüne canlı çalınmış. Bildiğimiz davul değil ama... Ben zaten bayağıdır sahne ya da kayıt ortamı olmadıkça –ki böyle bir ayrım da yok- gittikçe azalan, özellikle pes davullar üzerine yoğunlaşan bir yoldaydım. Falan fıstık. Senin dediğine (davula dönmek) gelirsek, hep hayal etmekten biraz sıkıldım. Grup şu an faal değil. Yakında çok faal olmayacağı açık. Sadece bir yere gidip bir saat çalmak, davul için bir yere gitmekten ziyade artık yaşadığım yerde kalktığım anda bir davul olsun, kayıt durumunda kurulu olsun, bir etüd yapıyor olsam da onu hemen kaydedeyim, göndereyim, bir arkadaşım gelsin takılalım, çalayım gibi bir şeyi acayip özledim. Bazen ölmeden evvel hayal ettiğim set-up’ı kursam, -belki 10 yıldır zil almadım- iki zil alsam diye düşünüyorum doğrusu. Dolayısıyla evet, davul çalmayı, ona göre müzik yapmayı, davulun üstüne kurulan müziği bayağı özledim. Ama doğrusu, bu grupta olmayacak gibi gözüküyor. Çok istiyorum, belki yeni bir grup, yeni bir birliktelik diyeyim belki. Eski anlamda gruplar zor artık. Bizler için zor. Nekropsi’nin hâlâ gidebileceği çok yer olsa da. Biraz belirsiz konuştuğumun farkındayım ama bilemiyorum. Bakalım abi. Davulumu da özledim, kendi sound’larımı yapmayı da özledim. Davulumu paylaşmamayı da özledim. Bunlar profesyonelce konuşmalar değil, biliyorum ama özellikle bu enstalasyonlar ve onlara bağlı olan pratiğin çok yoğun olmasından dolayı bu yol böyle oldu. Ben zaten sorana söylüyorum, gerçek bir çalgıcı bile sayılmam şu anda. Onun için saygısızlık etmek istemiyorum. Hayatını bu işe veren, bütün vaktini, aklını buna harcayan insanlardan uzak tutmak lazım bizim gibi tipleri. Ne yazık ki keyfi oluyor bizim durumumuz.
 
Ama en azından bu yeteneği tekrar görebilme ışığı var.
Yetenek lafını çok sevmiyoruz aslında ama büyük bir birikim var, büyük bir merak var. Ben de büyük bir enerji verdim, kulaklarımı verdim bu işe yani. Doğrusu, davulculuk olmasa şu anda yaptığım iş olmazdı. En kavramsal, en basit halinde bile ritimcilikten çıkıyor ses enstalasyonlarımın büyük bir bölümü. Ya da mimarlık okurken davul çalmak, bir mekânın hem mimarisi hem de sesi, akustiği, ritmiyle uğraşmak, davulculuk olmasaydı, onun verdiği tecrübe olmasaydı, olmazdı. Umarım davulu kurar, üç beş tane sağlam ritimli ilginç müzikler yaparız da böyle konuşarak değil, malzemenin kendisini ortaya çıkararak kutlayacağımız şeyler olur. Bu Abluka’ya parça işi benim için çok iyi oldu. Canlı ya da elektronik hiç önemli değil. Film ya da değil. Gidecek başka yönler konusunda bana çok fikir verdi.Cevdet Erek, Courtyard Ornamentation with 4 Sounding Dots and a Shade, 2013.

O zaman Abluka plağına geçelim. Ben aslında dijital versiyonu da çok önceden indirmiş ve dinlemiştim. Datça’da yaşamakla ilgili durumlardan filmi hâlâ izleyemedim. Bir yerlerde yakalayacağım. Filmde soundtrack çok başka şeyler ifade edebilir. Ama tek başına dinlediğimde beni çok cezbetmedi açıkçası. Ama plaktaki kaydı, bambaşka bir hacimle dinleyince, o ses odayı doldurunca, müzik geldi. Sana da söyledim zaten, diğer kayıtlarla birlikte bir LP’ye doğru gitse, çok acayip bir albüme dönüşebilir. Dijitali de kulaklık takıp dinledim sonuçta ama plağı koyup evin içinde o basları duyunca, vay arkadaş oluyorsun. Var mı böyle bir olasılık?
Dijital release tabii ki kötü bir şey. Biz bunu hazırlarken sinemada seyredilecek bir filmin müziği olarak yaptık. Öyle bir stüdyoda çalıştık ve sonra da seyrettik bunu. Dolayısıyla zaten büyük dinlensin, içine girilsin diye yapılmış bir şey. Dijital durum maalesef böyle. Hayal ediyoruz ki bir parça her yerde aynı şekilde olsun. Ama mümkün değil tabii ki o, gerek de yok. Bu plağı basan şirkete benim bir albüm sözüm vardı zaten, yaklaşık bir senedir konuşuyoruz. İki üç parça da göndermiştim. Sonra film araya girince, bundan da çok memnun olunca, dedik hadi buna bir başlayalım. Ama bir iki parçayla yapılabileceklerin örneği şeklinde değil de gerçekten birtakım formlar ortaya çıkartmayı çok istiyorum. Bunun ismi albüm olmayabilir ama en azından kısacık bir jest değil de LP olmasını çok istiyorum. Ve çeşitli işbirlikleri yapmak da istiyorum. Ama diğer yandan da bayağı bir birikmiş malzeme var. İki tip malzeme var, bir, daha müzikal, müzik üzerine yapılmış şeyler, iki, aslında enstalasyonların da çok ilginç malzemeleri var, çok basit, pattern’ler üzerine kurulu, azın da azı... Ben de gördüm ki, bunları dijital olarak bir yere koymakla plak yapmak arasında büyük bir fark var, dinlemeye daha çok değer veren insanlar açısından. Dolayısıyla sorunun cevabı kesinlikle evet. Sadece plan program yok. Ama bir tane kayıt imkânımız var, Abluka’yı basan Subtext firmasının elemanı James’in Emptyset diye çok baba bir elektronik ikilisi de var. James beni Eylül’de kaydetmek istiyordu. Davullar üzerinden bir kayıt olacaktı. Araya bu plak girdi. Bu da bir ateşleme olacaktır.Cevdet Erek, Shading Monument for the Artist, Sanatçıyı Gölgeleyen Anıt, 2001

Plağı elde tutmak da sana bir motivasyon vermiştir diye düşünüyorum. Herkes uğraşsa elde edemeyeceği bir imkân da var...
Ama işte şey oldu Tayfun, her şey bir anda olmuyor. Beş cephede aynı anda olmuyor. İstanbul Bieanli’ndeki iş, onun sonra mekâna dönüşmesi (Otopark), geçen yaz Abluka, ondan evvelki yaz Sivas, şimdi saymaya yorulacağım kadar yurt dışındaki sergiler, bienaller falan derken, hepsini birarada yapmak, aşırı yoğun bir dönemden sonra, zor. Bir de biz her şeyi çok denedik. Nekropsi’nin Aylık albümüyle beraber kendimize aylık dead-line koyup parça ne halde olursa olsun yayınlama fikrini denedik grup olarak. Bunda ben de çok ısrarcı oldum. Ama doğrusu ağır ağır yapmak istiyorum yeni müzikleri. Zaten yılardır hep hızlı hızlı hızlı üreten, fikir önemlidir, mükemmel forma ulaşmasa bile paylaşmak önemlidir hissinin içindeyken, şimdi istiyorum ki, tekrar müzik, tekar davullar, sound’lar ortaya çıkacaksa “profesyonel” bir proje halinde değil de, kendini bula bula, toparlaya toparlaya çıksın. Çok istiyorum. Elimden geleni yaptım inan, müzikten kurtulmak için. Ama olmadı sanırım
 
(Gülüyorum) Kurtulmak için dedin.
Evet. Psikolojik, felsefi... (o da gülüyor)
 
Ama yerine bir şey koyamadın.
Nasıl Tayfun’un yerine Ahmet konamazsa. (yine gülüyor) Müziğin yerine başka bir şey koymak mümkün değil. Daha sessiz dönemler çok faydalı oldu. Ama müzik olarak müzikten kurtulmaya çalışıyorum demek... Yanlış anlama, hiçbir zaman uzak kalamadım ama içinden hiç çıkmasam da müziği çok özlüyorum. Ama bu öncelikle sahne değil, bunu söylemem lazım. Plağın güzel tarafı bu, performans da var, canlı çalmalar da var ama bizi eskiden yetiştiren, kayıt, sound, dinleme, istersen peş peşe yüz kez dinleme bana daha iyi geliyor.Cevdet Erek, Room of Rhythms / Ritimler Odası, 2012.
 
Albümü bolca getirtmek, dinletmek gerekiyor. Bunları okuyacak kişiler için o plağı plak olarak dinlemeyince bir şeyler havada kalıyor.
Uğraşıyoruz işte. Getirtmek isteyen dükkânlar var. Ama topluca getirmek daha iyi olacak. Ona uğraşıyoruz. Yoksa dükkânlar getirecek.
 
Peki yurt dışında nasıl tepkiler aldı?
Valla abi, ilk bir hafta beni şaşırtacak kadar, dört beş tane yazı çıktı. Sağlam da şeyler çıktı. Şunu gördüm, binlerce release olsa da, özellikle İngiltere piyasasında, daha ciddiye alınıyorsun. İlla ki birkaç laf ediliyor, karşılaştırma yapılıyor. Onun için anlıyoruz galiba Wire dergisin her sayısında nasıl bu kadar çok albüm eleştirisi çıkıyor. Bir de aslında şey var, biz burada kendi çevremizdeki bir sürü insanın gönüller şeyiyiz ama yurtdışı için hiçbir zaman ekstra bir çalışma yapmadık. Bir de bir önceki dönemde paylaşma imkânları sınırlı olduğu için, bizim grubu falan da bilen yoktur pek dışarda. Ben yurt dışına bayağı gidip geliyorum ama daha çok sanat çevresinde biliniyorum. Bazı insanlar için enteresan oluyor anladığım kadarıyla, başka âlemlerde nasıl pratikler varmış gibi. Bakıyorlar, ediyorlar, bu adamlar zamanında böyle gruplar yapmışlar, böyle şeyler yapmışlar, iyi ya da kötü, nasıl geliyorsa artık onlara...
 
Geçenlerde de konuşmuştuk, ‘90’lardaki sahneyle ilgili çok az belge kaldı diye...
Hiç yok ya. İnanılmaz bir şey. Bizim o zamanki halimize, tipimize dair fotoğraf bile yok nerdeyse. Bir bakıma hoşuma da gidiyor, özelleştiriyor bir şeyleri. Ama bayağı bir şey de yaşandı aslında.
 
Lafta mı kalacak yoksa sen gerçekten bir şeyler toplamayı düşünüyor musun?
Toplamak kolay da organize etmek ya da bir yere koymak zor. Bir gün bana birisi sorarsa en azından verilebileek malzemeler var bende, başkalarında da olduğunu biliyorum. Bir gün meraklı birisi toplar, yazar, eder... Aslında kendi yaptığım çoğu poster falan da bende yok ama olan, eden birilerini biliyorum. Ama asıl duyguya dair, o en ateşli zamanımıza dair –ne zamandı o, albüm ‘95’te çıktığına göre, ’95-’98 arası falan olsa gerek, biz çok da ufağız, öğrenciyiz, başka bir kafa var, her şey çok değişik, şu anki alışkanlıkların çoğu yok falan- hiçbir şey yok.Cevdet Erek, Sky Ornamentation with 3 Sounding Dots and Anti-Pigeon Net, 2010. Photo by Michael Strasser.

Alışkanlıklara gelirsek, şimdi her şey takipçi sayısı, videonu kaç kişi izledi falan bağlı olmaya başladı ya... Evet, Nekropsi bizim kuşakta, topluluğumuzda başka bir yerde duruyor. Ama yeni nesil Nekropsi’yi ne kadar biliyor, keşfediyor mu?
Keşfeden keşfediyor. Ama çoğumuz eskisinden bile daha yoğun, daha çok çalışıyoruz abi. Bu ülkede arşivcilik olmadığı için, tarihler ya birisi öldüğü zaman ya da yapamayacak kadar yaşlandığı zaman yazılıyor. Bu bir gerçek. Ben de vaktimin büyük bir bölümünü toplayıcılık, arşivilik, anlatmak ile değil, bugünle ilgili olanın üretimine ayırıyorum. Çoğumuz öyleyiz. Ya da başka gayelerimiz var hayatta. Bu bir bakıma iyi bir şey. Bir şey akıyor yani. Demek ki tam zamanı hâlâ gelmemiş diye düşünebiliriz, özellikle bu ülkede. Bir de şöyle düşün, son 2-3 senede olanlardan sonra, hangi önceliklerle, neler varken, öncelik o mu diye düşündüğü çok oluyor insanın. Gündelik hayatla ilgili, gelecekle ilgili büyük endişelerin, korkuların, genel olarak negatif dediğimiz bir ruh durumunun bulunduğu yerde, özel işin bu değilse, sürekli geçmişe dönmek çok da mümkün olmuyor. Evet bizde de kabahatler var ama bir insanın sürekli çok parlak ve güzel bir zamandan bahsediyormuş nostaljisi içinde olması gibi -ben öyle düşünmesem de- anlaşılacaktır. Geniş akademik çalışmalar yapmıyorsan, bence en önemlisi herkesin kendi hikâyesini paylaşması. Ama son 2-3 senede öncelikler çok değişti. Ben aslında bu son yıllarda olanların geçmişten gelen bir sürü şeyin destekleyicisi, devamı olduğunu düşünüyorum, altkültürler açısından. Ama vakti gelecek, bunu biliyorum. Bir tez, akademik çalışma vs. ya da birisi gecesini gündüzünü verecek... Bence en önemlisi romantikleşmemek, çok da büyütmemek. Benim hiç sevmediğim bir tutumdur. 10. yıllar, 20. yıllar, ‘90’lar çok güzeldi’ler falan bana endişe veriyor. Bugünle ve yarınla çok derdimiz olduğu için. Diğer yandan da bendeki kitapların çoğu tarih kitabı.
 
Ama bugüne gelme anlamında ‘90’lardaki punk’ların, metalcilerin, fanzinlerin de bilinir olması gerekiyor.
Bunlar tekil olarak zor. Toplayıcı, yazar, çizer, tarihçi tipler dışında. Bu konularla ilgili bir işbirliği olursa ben de bir taraftan destek olsam. Hem belgesel olarak, hem de herkesin bir perspektifi var kendi tecrübeleri anlamında. Ama ben bu ‘90’lar, 2000’ler muhabbetlerinden çekiniyorum –ben de kişisel konuşmalarımda yapıyor olsam da-. Gezi zamanı çok yaptım aslında karşılaştırmalar falan. Şu konuşmamız bile bunun bir tarafıdır. Demek ki bir şeyler olacak ufak tefek.
 
Mimar Sinan’da mimarlık okuyordun, bir taraftan da müzik yapıyordun. Fakat sonradan kendini tamamen farklı bir üretim biçimine soktun. Aslında bunların kitaplarını falan da yazdın sen -notlarınla beraber üretim süreçlerinle ilgili- ama o kitaplara maalesef ulaşılamıyor. Fakat tekrar etmek gerekirse, enstalasyon alanına nasıl girmeye karar verdin? Nasıl bir ihtiyaç belirdi? Ya da bir ihtiyaç mıydı, deneye yanıla mı oluştu?
Bir bölümü plansız. Bir şeyler olacağından emindim ama ne olacağına dair bir fikrim yoktu. Bazı şeyler çok erken başladı. Daha üçüncü sınıftayken Mi Kubbesi gibi bir albüm çıktı ortaya. Herhalde biraz yokluktan, biraz da bizde bir enerji birikti. Çok ilgi gördü, bizi de aştı. Ama öbür yandan ben okula kazara girmemiştim. Hep güzel sanatlara girmek istiyordum. Elimden geldiği kadar da okulun eğitiminin, fikriyatının içinde kalmaya çalıştım. Hem mimarlık bölümü olarak, hem de sanat okulu olarak. Sonra bir yer geldi, çok iyi hatırlıyorum, hem grubun düştüğü dönem, hem İTÜ MİAM ses okuluna girdim. Ve yavaş yavaş da bir şeyler denemeye başladım. İlk kez atölye tuttum. Dur ya, Az, Boş, Belki kitabındaki Süreyyya Evren’in röportajında yazıyor bunların hepsi; “...Sonra mimarlık hizmeti verecek biri olmadığımı anladım. Yani evdeki kitapların %60’ı hâlâ mimarlık ve mekân üzerine ama mimarlık mesleği yapamayacağımı kabul ettim. İstediğimin o olmadığını anladım. Bir ifadeyi arıyordum; hem mekânsal, hem düşünsel, hem de estetik bir ifade. Tanımlayamadığım bir sürü şeyin seste var olduğunu görüyordum. İTÜ’de ses okumaya başladım o sırada. Sonra beni çok etkileyen birkaç tane sergi gördüm ve sanattaki ifadenin sınırsızlığını, hayli eleştirel düşüncelere de, ‘aşırı’ estetiğe de yer açabileceğini fark ettim. 2002 yılında Documenta 11’i gördüm ve orada bu çok dilli ifadeyi toplu gözlemledim. Ve sanırım Almanya’da tüm bunlara gösterilen ciddiyet etkili oldu. Sanat izlemeye, sanatçıya, sanat izlenen mekâna ve ana verilen ciddiyet ancak aynı zamanda bir sadelik. Sanata bir şaşaa ve gösteriş dünyası olarak değil de ağır düşünceyle yaklaşmanın üzerimdeki etkilerden biri olduğunu düşünüyorum.” Sadece müziğe, sadece mekân tasarımına ya da mimarlığa ait olmadan, daha fazla serbesite ihtiyacıyla oldu aslında. Bunu enstalasyon alanı için demeyelim de, genelde sanat alanıyla ya da mekânla çalışan biri olarak her şey bir tarafa doğru akmaya başladı aslında. Çok zor zamanları ya da vakit kaybettirici zamanları oldu, yeniden bir şeye başlamak gibi de oldu. Ama doğrusu aslında hiçbir şeye yeniden başlamadığını fark ediyorsun. Eğitimde de, grup pratiğinde de, şurda da, burda da... Sonra, benim sanat pratiği yavaş yavaş ısınmaya başlamışken, iki sene Hollanda’ya gittim ve ordan büyük bir heyecanla gelip köprülü albümü yaptık [Sayı 2 (10 yılda bir çıkar)]. Bunlar birbirine paralel yürüdü aslında. Böyle bir pratik oldu. Albümden önce üç dört sene davula ara verdim. Çok iyi şeyler de oldu, elektronikte iyi bir şeyler üretmeye başladım. Bunların üstüne düşünmeye de başladım. Yavaş yavaş bulabildiğim fırsatlarda enstalasyonları denemeye başladım. 2002’de Yaya Sergileri kapsamında Maçka’daki işi yaptım. Video ağırlıklı olmasına rağmen ses tarafı da dikkat çekti -ben de ses-mekân işi olarak isimlendirmiştim. O işe çok iyi geri dönüşler oldu. Ondan sonra benim de tanımadığım, sanat alanından, görsel sanatlardan, çağdaş sanatlardan tipler “Alo, merhaba, tanışalım mı” demeye başladı. Derken yavaş yavaş başka bir dünya şekillenmeye başladı. Alan farklıydı ama müziği bırakıp da aşçılığa başlamak kadar uzak değil sonuçta.Cevdet Erek, Black with White / Akla Kara, 2014.

Peki geçen sene Bienal’deki işine ve Otopark’a gelelim...
Yeni bir mimari ve kullanım programı önermek istedim. Zamandan, gündelik zamandan bahsetmek, cisimleştirmeye çalışmak istedim. Mekânı görünce, Tophane’de o otoparkı görünce bunları deneme fırsatı doğdu. Boşluk ve ritm üstüne, insanlar için bir arayüz oluşturarak. Sergileme bitince mekânı bırakmak istemedik. Bina yıkılacaktı. Sahipleriyle görüştük. Yıkıma kadar burada ücretsiz etkinlikler düzenlemek istediğimizi belirttik. İkna ettik. Ve orada altı ay geçti. 25 civarı etkinlik yaptık. Kesişemediğimiz insanlarla kesişme ve tanışma fırsatı oldu. Sahne ve konser salonuna sıkışmış müzisyenler için bir değişiklik oldu. Mekânın akustiği müzisyenlere farklı bir deneyim sağladı. Tüm performansların kaydı alındı. Hepsini bir şekilde paylaşacağız. Başka şeyler de oldu. Tekin (Aslan) Usta ile tanıştık. Mekânı inşa ederken beton banklara ihtiyaç duydum. Vandallığa da karşı gelebilecek. İyi beton döken bir usta aradık ve Tekin Usta’yı önerdiler. İnşaat İşçileri Sendikası’ndanmış. Ankara Katliamı’nda kaybettik kendisini. Onun da anısı ayrı. Enteresan bir dönemde kapısını açtık. Açık tuttuk. Para alıp vermeden, sermayeye ait bir yerde böyle bir deneyim yaşadık.
 
O zaman son olarak Venedik Bieanali’nden bahsedelim. 2017’de Türkiye’yi sen temsil edeceksin Bienalde.
Notlar almaya, düşünmeye, yavaş yavaş çalışmaya başladım. Ne yapmalı da buradaki bir şeylere tercüman olmalı. Diğer taraftan bu işin deneysel tarafları da var. İlginç bir fırsat. Kurumlardan dolayı, zamandan dolayı zorlukları olan bir yer Venedik Bienali. Ama bazı iyilikler için fırsatlar olabilir. Safça bunları düşünmeye çalışıyorum. Kelimenin üç anlamıyla; sabah bakıyordum: pure anlamında saf, naive anlamında saf, alık anlamında saf. Bir de saf tutmak var.
 
Notlar:
  1. Abluka soundtack’i için: cevdeterek.bandcamp.com/album/abluka-frenzy-soundtrack
  2. Cevdet Erek’in ses enstalasyonu ve diğer işleri: vimeo.com/azbosbelki
tayfunpolat@hotmail.com