Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

İnsanlar, Göçler, Hayatlar


Bülent Kale
Bir yerden bir yere göç ederken ne kadarımızı götürürüz? Diyelim ki Suriyeliyiz ve bir şekilde Türkiye’ye, Avrupa’ya ya da ABD’ye gidebilmişiz. Düşen bombalar, boşalan mahalleler, dağılan sokaklar, yıkılan evler, öldürülen kardeşlerimiz, komşularımız, arkadaşlarımız, bizim neremize dokunur, neremize gömülürler? Bizimle nereye, ne zamana kadar devam ederler? Her yere mi, sonsuza kadar mı?
 
O şehirler, o sokaklar, o çocukluklar yalnızca şairlerin, şairanelerin ardından gitmezler herhalde? Yoksulları, göçmenleri, kadınları, çocukları da takip ederler mutlaka. Ya ne yapacağını, nereye sığınacağını bilmeyenleri, aklı başında olmayanları? Ondan mıdır yoksa bu halleri?
 
Doğduğumuz, büyüdüğümüz yerleri terk etmek her zaman sancılıdır. Planlı programlı olduğunda, yıllara yayıldığında bile. Ama zorla, savaşla, yıkımla, bir anda olduğunda korkunçtur. Toprakla, vatanla, dille, hayatla olan bağlar bir anda kopar, kanar ve kişiyi acıdan uğundurur. Durup uğunmaya vaktin olmadığı zamanlarda hem de. Her şey birden değişiverir. Ayrı hava, ayrı su, ayrı toprak…Yine de üstesinden gelinir hepsinin..
 
“Göçmenler kendi kuşaklarının en girişkenleridir,” der John Berger. En atakları, en cesurları, en zekileri, en doğurganları, en yaratıcıları… Yabancı bir ülkede, memleket hasreti çekerek, yeni bir hayat kurarlar. Peşlerini bırakmayan anadilleriyle kurarlar bu hayatı. Bir hayat kurmak için ilk önce mükellef bir dil gerekir. Yabancı memleketin soğuk dili değil, onların her bir haline aşina, kayıplarıyla konuşabildikleri kendi dilleri. Her şeyimizi kaybettiğimizde bizimle kalan tek şeydir anadilimiz. Bizi ancak bizimle terk eder.

 
İtalyan gazeteci Gabriele del Grande’nin Akdeniz’deki kaçak göçmen kıyımını anlattığı 2008 tarihli Mamadou va a morire (Mamadou Ölecek) isimli kitabına yazdığı önsöze şu cümlelerle başlar İspanyol yazar Santiago Alba Rico: “Kendimizi kandırmayalım, haritalar ne kadar renkli olursa olsun, seyahat acenteleri ne kadar çeşitli programlar sunarsa sunsun, bu dünyada yalnızca iki yöne yol alınır: Ötekilere karşı ya da ötekilere doğru.” Sistem ötekilere karşı yolculukları sürekli örgütler, destekler, alkışlar. Ötekilere doğru yolculukları ise sürekli engeller, yasaklar, küçümser.
 
Alba Rico yazısına küresel kapitalizmde bireylerin antropolojik olarak konumlanabileceği iki “yer”den bahsederek devam eder: Bu “yer”lerden ilki bir “koridor”dur. Bu “koridor”dan ticari mallar geçer sürekli, silahlar, bilgiler, paralar ve turistler geçer. Bu “yer”lerden ikincisi ise bir “duvar”dır. Yoksulların, “terörist”lerin, göçmenlerin takıldığı bir “duvar”. Alba Rico bu “koridor”un ultraliberal serbest dolaşım ütopyasına karşılık geldiğini, “duvar”larınsa bu hayale ulaşılamadığının kanıtları olduğunu söyler.
 
İnsanların sosyal statüleriyle, ekonomik güçleriyle, uyruklarıyla serbest dolaşıma katıldığı bu “koridor” bize turistsek açıktır. Eylemciysek, itiraz ediyorsak kapanır. Bu “koridor”dan yalnızca izin verilen yerlere gidilir, yalnızca izin verilen şeyler görülür. “Duvar”lar bizi ayrıştırır, yalnızca kendimiz gibilerin olduğu bir alanda çevreler. Ufkumuzu köreltir, “ötekilere doğru” olan yolu ortadan kaldırır, ötekilerden korkar hale getirir bizi. Konformist yapar. Göçmenler, yoksullar, göstericiler “huzur”umuzu kaçırırlar. Her şey kontrollüdür “duvar”ın bu yanından. Gerekli şartları yerine getirince, izin verilen rotalardan birini seçer “duvar”lar arasında oluşan “koridor”a çıkarız. Ne ararsak onu buluruz bu yolda. Şaşırdığımız şeylere bile aslında şaşıracağımızı evvelden biliriz.
 
“Sonunda hep yine kendileriyle karşılaşan” koridordaki turistlerle, “tehlikeler yaşayan ama hep yol alan” duvarların ardındaki göçmenleri karşılaştırır Santigo Alba Rico.
 
“Turistler hep biraz komiktir,” der. “Göçmenler ise epiktir.”
 
 İnsan uzaklara bakmayı sever. Uzaklar şiirlidir, teori yeter, eylem istemez. Yakınlar hep düz yazıdır; kısa, net cümlelerle gelir, teoriye vakit bırakmaz, eylem talep eder. Matematiğin, aklın, mantığın bir işe yaramadığı sorularla çıkar karşımıza. Bizi onurla hayat arasında bir köşeye sıkıştırır. Birisi olmadan diğeri değersizdir, biliriz. İkisini de kurtaracağımız bir formül aramaya çabalarız.
 
Bu yazı hiç Sur’dan, Cizre’den, Yüksekova’dan Şırnak’tan bahsetmeden de bitebilir. Biz buna aşinayız. Oralarda, yani bizim ülkemizde, hepimizin bildiği ama bilmezden geldiği korkunç bir göç ettirme yaşanıyor. Tehcir göçlerin en korkuncudur. Mart ayında Sur’daki evlerine ne olduğunu merak eden kalabalıkla birlikte ben de polis kontrol noktalarında bekledim. Cizre’de Cudi Mahallesi’nde bahçelerindeki ağaçların bile kurşuna dizildiği ev sahipleriyle kavun acısı sohbetler ettim.
 
Ülke’nin dört bir yanından getirilmiş vızır vızır çalışan moloz kamyonları, iş makineleri, caddelerde sokaklarda durmadan devriye gezen kirpiler, kobralar, akrepler, her sokak başına kurulmuş kontrol noktaları, ellerinde otomatik silahlarla çelik yelekli polisler ve askerler, yerle bir edilmiş mahalleler, Dicle kenarına yığılmış molozlar, Hevsel Bahçeleri’ne kurulmuş askeri mevziler, kanunsuz kamulaştırmalar, halkın evini yeniden kurmasına izin vermeyen resmi kararlar ve uygulamalar, 21. yüzyıldaki bir tehcir girişiminin korkunç çığlığını haykırıyorlardı şehrin sakinlerinin suratına: “Defolun! Gidin buradan!”
 
Ve onlar acıdan ve çaresizlikten çatlamış topraklara benzeyen yüzleriyle susuyor ve bekliyorlardı. Susarak ve bekleyerek şöyle diyorlardı: “Biz bu şehirlerin ve bu toprakların çocuklarıyız. Biz bu toprakların eline doğduk; bu şehirler bizim elimizde büyüdü. Bir gün gelecek biz de tıpkı yaktığınız, iş makineleriyle molozların arasına kattığınız çocuklarımız gibi bu toprağın hamuruna karışacağız. Zaman uzundur. Siz gideceksiniz. Biz kalacağız.”