Göç Olsun Geç Olmasın


Müge Ersan

“...köyleri kapattılar / aşiret, cemaat, tarikat karıştı / kavga taht kurdu. / kavga, yakıcı, yıkıcı, yok edici kavga / bozuldu düzenler, köyler boşaldı / ahali perişan, perakende...” - Gülten Akın, Canik Sancağı Ayanından

 
Yerleşik yaşamın insana yüklediği sahiplenme duygusu milyonlarca yıldır insanı -farkında olmasına bile izin vermeden- köleleştirirken, bundan haz duyan bir nesil de yaratmıyor değil. Her türlü yerleşim yerinde karşılaşılabilir olan “yerli”ler, yerlerini yeni gelenlerle paylaşmada aslında hiçbir zaman gönül rahatlığı göstermiyor. Bunun için haksız da görülmüyorlar. Çünkü tüm kazananların ilk savunmasındaki gibi “hiçbir şey kolay kazanılmıyor hayatta.” Hiç kimse yıllarca mücadele etmeden kendine ait bir yer edinemiyor. Hadi edindi diyelim, bunu bir de “yersiz yurtsuz” olanlardan korumak için mücadele etmesi gerekiyor. Peki bir bilgi toplumunda yaşarken nasıl oluyor da kimin neden yersizleştirildiğini göremiyor ve herkesle her an mücadeleye girip hızla yalnızlığa doğru göçebiliyoruz? 
 
Araştırmaların çoğu gösteriyor ki; diğer tüm canlılarda olduğu gibi insanın da bir yerden başka bir yere göçme isteğindeki en büyük etken; temel ihtiyaçlarının en az birini sağlayamaması. Günümüzde bu temel ihtiyaçların en önemlisinin “beslenme” değil “korunma” olması ise modern çağın bir getirisi olsa gerek! Çağın bir diğer getirisi de korkularımızı duvarlarımızın arkasına saklayabilme kabiliyetimiz konusunda kendimizi aşmamız. Belki de bu yüzden “atalarımız hep göçmenmiş, ayrıldıkları bir yere bir daha dönmezlermiş, günlerce yürürlermiş, aç-susuz kalırlarmış, çoğu yollarda doğmuş, hava koşullarına hiç aldırmazlarmış, doğa ile aralarında kutsal bir bağ varmış...” gibi bir dolu göçer hikâyesi dinlerken hâlâ heyecanlanıyoruz. 
 
Herkesin giderek kendi dünyasına çekildiği, hatta diğer dünyaları mümkün olduğunca görmek istemediği, sadece kendi ufak çemberinin onay ve takdirini almak için her gün kendini farklı profillerde gösterme çabasıyla hep aynı açıdan çektiği fotoğrafları paylaştığı bir dünyada yeniliklere ayak uydurmak zor görünüyor. Elde ettiğimiz şeylerin çoğalması bizi mutlu kılıp yol alma korkularımızdan uzaklaştırsa da, her gün gündemde maruz kaldığımız kan-revan görüntüler başımıza gelmediği müddetçe anlayamayacağımız şeyleri gözümüzün önüne getiriyor. Hatta o kadar çok getiriyor ki; yoksulluğu, adaletsizliği, saldırganlığı, küstahlığı, hilebazlığı, hatta ölümü bile artık kanıksar olmanın huzuruna ha eriştik ha erişiyoruz. Her şey bu kadar üstümüze gelirken de her gün sosyal medyada işlerinden ayrılıp dünya turuna çıkan ya da dağ başına yerleşen çiftlere nasıl özenmeyelim!

Sürgün diyerek iyice altı çizilip sertliği ortaya konulan zorunlu göçlerin ise “AB’ye vizesiz gireceksek ona göre seyahatimi planlayayım” tartışmalarının yapıldığı ortamlarda akıldan bile geçirilmesine izin verilmiyor. Bir gün herkesin yerinden edilebileceği unutuluyor. Bir gün herkesin yerini değiştirmeye zorlanabileceği ihtimali küçümseniyor. Bir gün herkesin yerini yadırgar hale gelebileceğinin lafı bile edilmiyor. Bir gün herkesin yola düşmek zorunda kalacağına ise hiç değinilmiyor.
 
Dünyaya çok az da olsa -sadece bize gösterilen pencereden değil- evrensel adalet arzusuyla bakarsak; hiç kimsenin yerinin sabit olmadığına, hiç kimsenin gitmek istediği yoldan men edilemeyeceğine, yerli yerinde kalsa da yersize açılacak bir yerin hep var olduğuna inanabiliyoruz. Halkları geliştirenin sahip olunan topraklar değil yaşam biçimleri olduğuna nerdeyse emin bile oluyoruz. Aynı topraklarda bir arada yaşamayı neden bir türlü öğrenemediğimizi, toprağı büyük olanın diğerine hükmetmesini nasıl hoş görüyor olduğumuzu, birileri bulunduğu yere sahip çıkmak istiyor diye otoritenin ona uyguladığı zulmü görmezden nasıl geldiğimizi anlayamıyoruz. Tüm göçmek zorunda kalanlar gibi geç olmadan göçmeliyiz biz de diye düşünenlerimiz de oluyor. Yolda olmayı, yolda kalmayı belli ki başka türlü anlayamıyoruz diyenlerimiz de. Alışılagelmiş toplumdan çıkıp kendine göç de burada başlıyor; kendi varlığına, kendi özüne, kendi vicdanına, kendi gücüne ulaşma çabasında.
 
Tarihte bir çağ dönümü olarak da görünen göç; ister en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ister kendi içindeki gücün farkına varabilmek için olsun; tabiatın bir gerçeği olarak zamanı gelince var olmaya hep devam ediyor. Kendiyle mücadele etmeyi reddedip tüm göçenlerle, yerleşenlerle, hatta göçmeye zorladıklarıyla da kavgaya tutuşanlar ise tabiatın dengesini bozmaya neden oluyor. Bu da zamanla insanlığın artık dönülmesi geç bir meçhule doğru göçmesine izin veriyor.

  muge.ersan@gmail.com