Fotoğraf: Yeşim Tezgören

Tercih


Tayfun Polat
20 aydır 20 bin nüfuslu bir sahil kasabasında yaşıyoruz. İşbu mecmua başta olmak üzere birtakım işler için de her ay 20 milyonluk İstanbul’da bir hafta kalıp, 20 bin kişilik kasabamıza geri dönüyorum. Her ay çok net bir ayrım yaşıyorum. Kafam, bedenim yarılıyor resmen. İstanbul’da bir hafta yaşayıp şehrin yorgunluğunu üstümden atmak 2 gün uyumak demek. İstanbul’a her gidişimde çevremdeki insanların haletiruhiyelerini çoğunun kendisinden bile daha iyi görebildiğimi düşünüyorum. Bazılarına söylüyorum, kızıyorlar bana, kırılıyorlar. Ama -yazmaya kalksam kitap olacak- bu gidiş gelişler değil bu yazının konusu, aslında gitmekten bahsedeceğim sadece.
 
Çevrenizde çok duyduğunuza eminim, bir kısmınızın da kaçış planı yaptığını, güneye yerleşme mitini beslediğinizi. Öncelikle, bizimkisi bir kaçış değildi. Mazisi 15 yılı bulan bir gelecek planıydı. Kaçış kelimesi samimiyetsiz geliyor bana. Yapılan bu değil çünkü. Zora gelip ortamdan fıymak değil, döngüden çıkıp yeni bir yaşam kurmaya karar vermek. Birinden birinin daha iyi olduğunu söylemiyorum. Ortada bir tercih olduğunu belirtmek gerek.
 
Geçenlerde zekâsını ve sohbetini özlediğim dostum Ömer geldi kasabamıza. Gelir gelmez oturduğumuz rakı sofrasına, ilk kadehlerimiz biterken, meyhanenin komşu mekânlarından birinde birlikte yeni bir tarım pratiğini hayata geçirebilmek üzere bir süredir toplanıp deneyimlerini paylaşan arkadaşlarımın bir kısmı da dahil oldular masamıza. Tarım politikaları, mülteci sorunu, daha az tüketme, eğitim ve çocuklarımız, kent, minör temasların önemi ve dönüşüme katkısı, yeni bir yaşam, müzik başta olmak üzere sanat vs vs gibi, kasabada birbirimizi bulduğumuz hiç de azımsanmayacak sayıdaki komünitemizin sıklıkla konuştuğu konular peş peşe ve iç içe konuşuldu durdu saatlerce. Muhabbetin bir yerinde Ömer –ki kelimelerle arası çok iyidir, her birine hakkını verir- “Siz hippiler,” diye söze başlayıp, gece boyunca da bizi birkaç kez böyle tanımladı. Hiçbir art niyetle söylemiyordu, durumu tespit etmişti akademisyen bakış açısıyla. Başta bayağı takıldım bu tanımlamaya. “Punk’ım lan ben, ne hippisi?” dedim içimden. Ama sonra baktım bize, öyle gözüküyoruz ve zaten öyleyiz. Düşünce biçimimizi yaşamımıza dönüştürmeye çalışan hippileriz.
 
Yine geçenlerde, birkaç aile, 20 bin kişilik kasabamızın gündelik rutinlerinden ve devasa problemlerinden (latife ediyorum şehirlilere) sıkılarak daha da doğaya kaçalım, biraz nefes alalım dedik ve çoluk çombalak kamp kurduk bir ormanda. Gece, (çok afedersiniz) mehtabın altında, sahilde ateş yakmış sohbet ederken, Murat “Buraların bu seyrekliğini seviyorum,” dedi. “Dinginlik de dingillik de var buralarda. Ama herkese kendi yapmak istediğini gerçekleştirecek kadar alan da var. Kimse kimseye bulaşmadan yaşayabiliyor.” Buralara dair duyduğum en güzel saptama galiba bu; dinginlik ve dingillik. Bolca. Nihayetinde –yine belirtmek isterim ki- azımsanmayacak kadar büyük komünitemiz dışında hemen herkesin Sözcü gazetesi okuduğu yerler buralar. Ama acele yok. Ve sakin sakin bir yaşam örüyoruz.
 
Kampta bir sürü şehirden kasabaya göçmüş kişi olunca, ben de açtım kayıt cihazını ve hepsine aynı soruyu sordum; “Neden göç ettiniz?” Aşağıda yanıtlar var:
Deniz: Bizim hayalimiz Hamdiye hamile kalırken oluştu. Hatta Yeni Zelanda, göçmenlik falan diye yola çıktık. Ama Hamdiye’nin ayakları daha yere basıyor. Neden göç ettik? Tutunamadık bir şekilde demek ki. Bir de permakültür kitapları kafamızı karıştırdı. Fukuoka’lar, Bill Morrison’lar bir taraftan. Toprağa yakın olalım, üretime yakın olalım, ama sadece klasik turistik bir Ege kasabasında değil de, yaşamın da, üretimin de olduğu bir yerde yaşayalım gibi birkaç şey üst üste bindi. Daha ucuza yaşayabilecektik. Ev kirasına, benzin parasına, bakıcı parasına (ikimiz de çalışmak zorunda kaldığımız için) gidiyordu kazandığım para. Tembellik de var kanda. Çocuğu bakıcılar büyütüyor. Ben it gibi çalışıyorum. Bir şey yanlış. Ailemizi görelim, birbirimizi daha çok görelim istedik. Olur mu? Olur. Kimseyi tanımasak, bir aile tanısak, görüşürüz, yaşarız herhalde dedik.
Arda: Ben önce mesleği değiştirmek zorunda kaldım, Türkiye’de durabilmek için. Mesleği değiştirince de evden çalışmak bir alternatif oldu. Evden çalışırken de büyük şehir gereksiz pahalı oluyor. Bir yandan da evdeyim zaten, ofisine de gitmiyorum büyük şehrin. Ne anlamı var diyerek bu tarafa geldik. Ekonomik sebepler ve burada hayatın güzel olması. Bir de 30 sene Ankara’daydım, deniz çok cezbedici bir şey.
Aysel: Sade ve doğal yaşamak için. Gürültüden, karmaşadan uzaklaşmak için. Yavaş yaşamak için.
Murat: Birden aklımız başımıza geldi. Bir an fark ettik. Fark ettik ki, kalmaktan daha iyi gitmek.
Handan: Çarkın dışına çıkmak için. Dayatılanları yapmamak için. Farklı bir hayat kurabilmek için. Doğaya yakın olmak için. Daha güzel bir yaşamın var olduğunu kanıtlamak için.
Canan: Benim illa ki buraya yerleşmek fikrim yoktu. Fikret istemiş, onun hayaliymiş. Benzer nedenler, büyük şehirden uzaklaşmak, küçük yerde yaşamı kurmak. Daha yaşanabilir bir hayat kurmak. Benim hayalimse üniversite döneminden beri küçük bir yerde yaşamaktı. Büyükşehir insanı değilim ben yani. Bir işim olsun ama küçük yerle bağlantısı olan bir yer olsun diyordum hep. İkimizin de benzer bir yaşam isteği olduğu için buraya geldik.
Buse: Şehirde beni çok rahatsız eden birkaç şey var. Birincisi kirli hava. Nefes alırken bile mutsuz oluyordum. Diğeri çok kalabalık ve çoğunluğu mutsuz insanlarla uzun saatler trafikte geçirmek, toplu taşımada. Ve zamanın hiç yetmemesi. Şehrin temposundan kendime ayıracak vakit bulamamak. Bu üçü bir süre sonra çekilmez kıldı.
Fikret: Hayallerimizin peşinde geldik buraya. Hayaldi gerçekten. Hayalimizi gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyoruz.
Seda: Çocuklarımızı daha doğal ve sağlıklı bir ortamda büyütmek için. Daha az tüketmek için. Ve de daha stressiz bir hayat sürmek için. Daha kolay, daha rahat, daha az araba kullanarak, daha az alışveriş yaparak...
Cemal: Ben valla Handan’dan kaçıyordum (kahkaha atıyor). Ana fikir çocuk tabii de biz de nemalanıyoruz onun yanında. O iyi yaşasın diye, kaliteli yaşayalım diye. Yediğimizi içtiğimizi bilelim, temiz hava alalım, egzost koklamayalım diye. Onun çocukluğundan güzel anıları kalsın, bizim onun çocukluğuyla ilgili anılarımız olsun, vakit ayırabilelim...
Yeşim: Hep bir 5 yıl vardı. 5 yıl sonra, 5 yıl sonra... Baktık o 5 yıl bitmiyor. Çocuktan önce de vardı. Bir fırsat oldu, maddi bir fırsat. Öyle olunca, hemen, hemen ama gerçekten, o 5 yıl doldu. Hemen geldik. Bir de yükseliş döneminde terk ettik İstanbul’u. İşlerimizin en iyi olduğu dönemde. Her şey çok iyi giderken.
Hamdiye: Pat diye sorulur mu ya öyle J Birden bize geldi aslında. Çok kısa bir sürede karar verip... Şehrin herkese basan her şeyi bize de bastı. Kalabalığı, istediğimiz şeyi yapamıyor olmak... Bir sürü sebebi var, kısaca anlatmak çok zor bunu. Çocukların tırnakları çamur olsun diye mesela, dizleri yara olsun diye.
 
Kamptan dönüp kasabada şöyle bir yarım saat turalasam daha fazla görüş alabilirdim. Ama siz konuyu anladınız herhalde. Bunca lafın üstüne ekleyecek çok da sözüm yok. Türkiye nüfusunun %93’ü metropollerde yaşıyor. Çok çok küçük bir azınlık da şehirlerde yaşamak istemediğine karar verip küçük bir kasabaya, köye göç ediyor, başka bir hayat kurmayı tercih ediyor. Ve mümkün. tayfunpolat@hotmail.com