Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Kişisel Bir Göç Seçilmiş Evsizlik


Hazal Sipahi
Bursa’da doğdum. Lise yıllarım ailemle birlikte yaşadığım Çanakkale’de geçti. Halk arasında söylendiği şekliyle “evden çıkışım” ise 17 yaşımda Washington D.C.’ye taşınmamla gerçekleşti. Ardından İstanbul, Londra, Kudüs, Berlin, Saraybosna ve Hindistan’ın çeşitli şehirlerinde evlerim / odalarım oldu. Şu ara kuzenimin İstanbul’daki evinin çatı katına yatak atmış vaziyetteyim. Ailemin yaşadığı Saraybosna’da hâlâ bir odam var. 80 kilogram üst-baş ve 180 kilogram kitap-defterin oluşturduğu özel eşyalarımı orada depoluyorum. Üzerinde benim seçmediğim adımın ve soyadımın yazdığı bir kimlik var. Benim için Türkiyeli diyor. Sanırım beni bir toprak parçasına bağlamak ve ortak bir bilincin parçası etmek istiyor. Yer-zaman ibareleriyle kim olduğumu kanıtlamaya çalışıyor. İkametgâh adresim, neredeyse dört yıldır kapısından içeri girmediğim Ortaköy’deki bir mesken olarak gözüküyor. Her vize almak icap ettiğinde yakınlarındaki muhtarlığa gidiyorum. Dişçim Saraybosna’da, jinekoloğum İstanbul’da. İnsanlarımsa yüzlerce meridyen arasına dağılmış haldeler.
 
İki yıl önce, hal henüz tam anlamıyla böyle değilken, Aylak Adam’ı okudum ve tembellik hakkımı kullanmaya karar verdim: “Aylak Kadın” olacaktım. Gitmeler ve dönmelerden en çok medeti umduğum hayatımda, CV’imde parıldayacakmış, “Bu yaşta bunları yapmış! Vayanassını!” dedirtecekmiş vaatleriyle kendimi ikna ederek girdiğim işe gitmemeye karar verdim yine bir dönüşte. Ertesi sabaha alarm kurmadım, artık aylaktım. Bir buçuk yıldır atmam gereken o e-postayı artık atmam gerekmiyordu. Aylaklığın hakkını vermiş olmalıyım ki bir süre sonra, onca boş vakitle ne yapacağımı bilemeyip seyahat etmekte karar kıldım. İşte “Seçilmiş Evsizlik” böyle başladı: kişisellerimi kolilere doldurup yanıma bir bavul bırakarak. Ev; bavulumu açtığım her yer olabilirdi, ben neredeysem orasıydı, belki de bavulumun ta kendisiydi. Evsizlik, misafirlikti. Konakçılarımın temiz havlularını bir kere kullanıp kirliye atacak, temizliği de başkalarına bırakacaktım.
 
Etliye sütlüye karışmadan, dramalara hiç bulaşmadan, yeri geldiğinde aptal turist kartını oynayarak yaşadığım seçilmiş evsizliğin bir durağı da Hindistan’dı. Yaman çelişkilerimden sıyrılmak umuduyla kendimi bir komüne attım. Hem dünyayı kurtarmak isteyip hem partileyemezdim, hem vegan olup hem sigara içemezdim, hem otonom yaşayıp hem şehirde olamazdım... Ya öyle olmalıydı ya da böyle, ya oradaydım ya da burada, ya siyahtı ya da beyaz... Ait olmak, temel ihtiyaçlarımı karşılamak için emek vermek, “benim gibi” düşünen insanlarla beraber olmak istiyordum. Hayvanlar yenmesin, çocuklar okula gitmesin, doğa katledilmesin, para kullanılmasın, kazanan kaybeden olmasın... Fikir olarak hepsi çok güzeldi, tastamamdı, kurtuluşumdu, kendimi ve kendim gibileri buluşumdu.
 
Sıfır atık bölgesi olan komüne vardığımda, sinirlerimin bozulması için bir plastik şişe görmem yetti. Uzun süredir komünde yaşayanların yeni gönüllülere “nasılsa gidecekler” yaklaşımı üzerine tuz biber ekti. Günlük diğerkâm görevimi yaparken artık diğerleri pek de umurumda değildi. Komünün şifacısı olmak hoşuma gidiyordu ama şifacı olmanın gerekliliklerini yaparken pek de istekli değildim. Zaten şiddetsizliği ana ilkelerinden biri olarak edinmiş bir komünün kurucusu zamanının askeri olamazdı. Hiyerarşinin olmadığı söyleniyorsa uzun dönem gönüllüler kendi özel kulübelerinde kalamazdı. Alternatif tıp sistemleri benimseniyorsa her ateşi çıkana parasetamol verilemezdi. Burası da çelişiyordu, ayrıldım.
 
Bu belirsizlik ve sınırsızlık halinde kendimi bir şeylerle tanımlamak ihtiyacındaydım. “Bir akım, bir öğreti, bir din, bir adam çıksın da karşıma peşinden gideyim” halindeydim. Acaba Budist olabilir miydim? Ya yogini? Benim bu yaptıklarımı yapanlara bir şey deniyor muydu? E ben, o olsaydım ya. O kalıplara girmek için nereye gitmek gerekiyordu? Hemen bavulumu toplayıp yola çıkabilirdim. Pazartesi simya atölyesine gidebilirdim. Ama bunun daha Salı’sı, Çarşamba’sı, Perşembe’si de vardı. İlla bir ara giderdim. Gitmedim, gidemedim, güdülenemedim. Gördüğüm her şeyi yapmış olmak istedim, yapmak vakti gelince de beceremedim. Yoldaki her kemik parçası için durunca haliyle ne aradığımı da unuttum. Hem genç, hem aç, hem de yaralıydım. Hem ne aradığımı bile bilmiyor, hem karnımı doyurmaya çalışıyor, hem de teselli bulmaya çalışıyordum. Teslim olmak isterken gardımı daha da kuvvetlendirdim. Ruhumun halihazırda duymakta zorlandığım kısık sesini iyice susturdum. Hayli yedim, biraz dua da ettim ama sevme işini pek beceremedim. Seçilmiş evsizliğin yan etkisi duygusal yatırımsızlıktan hastalandım.
 
Beklemezsen hayal kırıklığına uğramazsın, sormazsan reddedilmezsin, sevmezsen üzülmezsin derken bir baktım hiçbir şeye, kimseye, yere yatırım yapmaz oldum. İnsanları dahi yeni sekmede açmaya başladım. Gideceğin zamanı bilmek, “nasılsa kalmayacağım”la bir işe başlamak sadece maymun iştahımı besledi. Dağıldım da dağıldım. Ruhum aç kaldı. Göç-göçebelik benim seçimimdi ancak gittiğim her yere kendimi de götürünce, tek bulduğum aynı bokun lacivertinin tonları oldu. Köyler, pansiyonlar, manastırlar, damlar; yatmadığım yer kalmadı. Yine uyku tutmadı. Önce kendimle kalamıyordum ki başka bir yerde kalayım. Her yerde biraz ev, biraz insan edindim. Ancak ağaç pozuna geçip köklendiğimi düşündüğüm her yer evim olamazmış. Bir günde Buddha olunmuyormuş. Tüm çelişkiler kötü değilmiş. Zaten iyi-kötü, doğru-yanlış, ya sev-ya terk et’lerle yaşamak çok zormuş. Mesele inadına emek vermekmiş, orta yolu bulmakmış. Öyle hemen kaçmamak, gitmemekmiş. Bir ev lazımmış. Önce kendine ait olmak gerekmiş. Sonradan anladım, göç yolunda ayıktım.
 
İlk “Aylak Kadın”, sonra “Seçilmiş Evsiz” olmayı denedim. Şimdilerde etiketlere takılmadan uzunca bir zaman var olacağım bir ev, üs, yer, yurt, kalabalığa doğru yine yoldayım. Bu defa tanışmak, bağ kurmak, emek vermek, sevmek, alışmak, oluştan çok sürece bakmak, kalmak, kalmak, kalmak için. hzlsph@gmail.com