Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

21. Yüzyıl Göç ve Güvensizlik Çağı


Göksun Yazıcı

21. yüzyıla giriş dramatik bir sahneyle gerçekleşti: 11 Eylül 2001. 20. yüzyılın son yıllarında “milenyum” o kadar kutsanmıştı ki, bin yılcı felaket tellalları bile bu yeni yüzyılı şehvetle bekliyorlardı. Beklenen oldu ya da beklenmeyen. Beklentiler ne olursa olsun, 11 Eylül’de Dünya Ticaret Örgütü’nün kulelerine “dalan” iki uçağın yarattığı patlama, zaten bir yerleri vurmaya çoktan hazır ABD’nin 21. yüzyılı “güvenlik ve terör” çağı ilan etmesine yetti. Vatanseverlik yasaları ve terör ithamları devletlerin güvenlik dedikleri şeyi odaklarına alarak rejimi baskıyla sürdürmelerini ve en temel özgürlükleri tırpanlayarak devam etmelerini sağladı. 11 Eylül vakası meydana geldiğinde, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyen devletlerin terör korkutmalarına inanmamıştık ama gerçekten hiçbir şey eskisi gibi olmadı; devletler söyledikleri şeyi yaptı çünkü kendi tanımladıkları gerçekliği zorla yaratabilme güçleri var. Terör demişlerse terörist yaratma güçleri, savaş demişlerse savaş yaratacak güçleri var.

Türkiye, göç, mülteci ve iltica gibi kavramlarla Suriyeli mültecilerin Nisan 2011 tarihinde Lazkiye’den gelip Reyhanlı’dan giriş yapmasıyla tanıştı. Türkiye’deki Suriyelilere bakarken çok yakın tarihi göz önüne almadan düşünmeye başlamak, durumu anlamayı imkânsız kılar. Dilenen Suriyelilerle 11 Eylül’ün ne alakası olduğunu soranlara cevap kısa olacak: “İşte bunlar hep yeni savaş, güvenlik ve terör rejimi.” Ayrıca kendimizi de bu resmin dışına koyarak, “ev sahibi toplum üyesi, güvende ve sıcak evinde” gibi görmemiz çok yanlış olur çünkü bu rejimle kimsenin ne evi, ne de güvencesi kaldı.

Elbette durumumuz mültecilerden farklı, örneğin çalışma izni almamız, evrak peşinde koşmamız gerekmiyor fakat rant rejiminin yükselttiği kiralar, düşen ücretler, güvencesiz çalışma, kiralık işçi bürolarının resmileşmesi hepimizin ayağının toprağını aşındırıyor. Mültecilere bakıp, metafizik bir ibret duygusuyla “Bizim de başımıza gelebilir” demiyorum, bizim de ayağımızın altındaki toprağın kaydığını söylüyorum. Kısacası, mültecileri, göçü ve “ev sahibi” ülkeleri düşündüğümüzde konunun sadece Suriyelilerle ya da başka ülkelerden gelen mültecilerle ilgili olduğunu düşünüp, kendi “güvenli mesafemizle” konuya baktığımızı düşünmeyelim. Bu resim hepimizi içine alacak kadar büyük, “büyük resmi” görmeye çalışmak, biraz yakın tarihe göz atmak, sadece mülteciler ve göç fenomenini anlamak için değil, kendi yaşamlarımız için elzem. Çünkü dışardaki savaşlar her zaman iç politikayı desteklemek için kullanılıyor.
 

Suriye, Suriye, Suriye

Suriye’de yaşanan savaşa iç savaş dendi, komşu komşuyu kesiyor dendi. Bütün bu sözlerin kısmi olsa da doğruluk payı var ama tüm hikâye komşunun komşuyu öldürmesi değil. Esad yönetiminin ağır bir devlet yönetimi olduğunu ve Arap Baharı ile ayaklanan gençlerin duvara yazdığı özgürlük yazılamalarına bu gençleri vurarak cevap verdiğini biliyoruz. Fakat Suriye’de durum sivil bir ayaklanmaya devlet yönetiminin verdiği kanlı cevaptan öteye gitti. Esad’a karşı ayaklanan muhalifler hızla silahlandı, silahlandırıldı. Irak’a giren Amerikan ordusu direkt müdahale etmeme dersini almıştı.
Başlayan vekalet savaşı, tank savarların, füzelerin dahil olduğu bir savaş, tarafların kan dökmekte sınır tanımaması ve Türkiye’nin rolüyle 2011 yılından bu yana 5 milyona yakın Suriyeli mülteci durumuna düştü, 6 milyon insan Suriye içinde yerinden edildi. 2. Dünya Savaşından sonra yaşanan en büyük mülteci “krizi” sayılıyor bu durum, yani 21. yüzyılın yeni savaş biçimi 20. yüzyılın dünya savaşıyla rekabet ediyor. Başta Türkiye, Lübnan ve Ürdün olmak üzere dünyanın her yerine dağılan mültecilerin kayıt altındaki tam sayısı 4.871.977. İşte bu mültecilerin yaklaşık 3 milyonu Türkiye’de bulunuyor.

2015 yılının yazında Avrupa’ya düzensiz göçle ulaşmaya çalışan mültecilerin sayısı ise 1.011.712. Bunların sadece %10’nunun Türkiye’yi transit ülke olarak kullandığı düşünülüyor, yani Türkiye’de yaşayıp buradan kaçmaya çalışan mültecilerin sayısı 900 bin. Diğer bir deyişle, yaklaşık üç Suriyeli mülteciden birisi Türkiye’den fiili olarak kaçmaya çalışmış. “Suriyeliler gitsinler!” diyenlere duyurulur, onlar da burada kalmaya meraklı değil.
 

Türkiye: Büyük Ağbi!

Türkiye, Suriyelilere asla “mülteci” demedi, sığınmacı ya da misafir dedi. Çünkü 1951 yılında imzaladığı Cenevre Konvansiyonu’na coğrafi kısıtlama şerhi düşmüştü. Yani Avrupa ve Amerika’dan olmayanlara mülteci hakkı vermeyeceğini beyan etmişti ve bu şerhi Suriyeliler için değiştirmedi. Bu şerhe sarılmasının sebebi, “mülteci” sıfatının talep ettiği temel hakları vermekte isteksiz olması ve


Suriyeli mültecileri iç politikada ve dış politikada kendi lehine ve koz olarak kullanmak istemesiydi. 2011 yılında çıkarılan geçici koruma yönetmeliğiyle Suriyelilerin sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlere erişimi sağlandı, AB ile imzalanan geri kabul anlaşmasının ardından Ocak 2016 tarihinde çalışma izni vereceğini açıkladı. Şu anda eğitime erişemeyen Suriyeli çocuk sayısı 500 bin, okul çağında olan Suriyeli çocuk sayısı 830 bin, 2011 yılından beri Türkiye’de doğan Suriyeli çocuk sayısı 200 bin. UNICEF çoktan “kayıp kuşak”tan söz etmeye başladı. Ocak 2016 tarihinden bu yana sadece 7 bin Suriyeliye çalışma izni verildi.


Suriyeliler içinde meslek sahibi olan kişilerin oranı %3.6 olarak veriliyor, gerisinin vasıfsız işçi konumunda olduğu yazılıyor kayıtlarda. Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin %61 oranında hiçbir eğitime sahip olmadığı da kayıt altına alınmış. Temizlik ve gıda gibi temel ihtiyaçlara ulaşamayanların oranı hiçbir yerde yazmıyor ama bu oranın da yüksek olduğu biliniyor.
Türkiye, büyük cömertlik olarak sunduğu mülteci kabulünde “misafirleri”ni perişan etti. Diğer yandan, Suriyeliler de Türkiyeli emekçilere karşı “ucuz emek” olarak koz olarak kullanılıyor.

Kısacası, nereden baksan iktidarlar kazanıyor, insanlar kaybediyor.

goksun.yazici@gmail.com