Hatırlamak İçin; Murat Meriç


Söyleşi: Tayfun Polat

Heyecan yaratan yeni yayınevi Ağaçkakan’ın Hazır Bilgi Serisi’nin dördüncü kitabı Murat Meriç’in 100 Şarkıda Memleket Tarihi kitabı oldu. Serinin çıkan ve gelmekte olan tüm kitapları takip edilesi. Ama bizi şimdilik en çok coşturan Murat’ın kitabı. Bir süredir seminerlerini düzenlediği “Şarkılarla Memleket Tarihi” konseptinden ilk kitap çıkmış oldu. Kitapta 100 şarkı ve onlarla ilgili müthiş hikâyeler, yorumlar var. Murat ile kitaptan başlayıp müzik tarihimize, memleket hallerinden genç müzisyenlere doya doya sohbet ettik.

Şarkılarla Memleket Tarihi fikir olarak nasıl ortaya çıktı, oradan başlayalım...
Sen de bilirsin, tarih yazmak belli bir şeye bağlı kalmaktır ya, ondan sıkıldım ben aslında. Yani işte, bilmem ne grubu bilmem kaçta şurada kuruldu, bir başka grup da şurada kuruldu. Ondan sonra o gruptan ayrılanlarla bu gruptan ayrılanlar şunu kurdu. Ondan sonra böyle devam etti. Şu kadar albüm yaptı, bu kadar 45’lik yaptı. Sonra bilmem ne yüzünden müziği bıraktı’dan öte gidemiyor normalde tarih yazımı. Başta öyle başladım. Çok eğlenceli geliyordu. Kim ne yaptı, nasıl oldu. Ama sonra bir yerde tıkandı ve yeni şeyler çok az çıkmaya başladı. Ben de o zaman şarkılara bakmaya başladım. Çünkü şarkılara baktığında belli dönemde belli modaların başladığını görüyorsun, hem müzikal anlamda hem sözler anlamında. İşte bir anda kadın söz yazarlarının girişiyle sözler güzelleşiyor, insanlar dünya meselelerine, memleket meselelerine bakan şarkılar yapmaya başlıyor, birileri onları söylüyor, böyle olunca olay büyüyor, olay büyüyünce insanlar böyle şarkılar yapmaya başlıyor... Derken, Türkiye’deki belli kırılma noktalarında müziğin nasıl değiştiğine baktım. Sonra tek tek şarkıların neler anlattığına, bunun neye tekabül ettiğine bakmaya çalışınca bir sürü şey arka arkaya geliyor. Bunları toplayıp nasıl sunabilirim diye düşündüm. Express’te yazılar yazmaya başladım. İşçi şarkıları, Atatürk’ten bahseden şarkılar, barış şarkıları, Bush geldiğinde Bush’la ya da Amerika’yla alakalı şarkılar, Haydarpaşa Garı kapatıldığında tren şarkıları... Böyle böyle yazılar yazdıkça daha da dikkatli sözlere bakar oldum. Sonra bunu “Şarkılı Memleket Tarihi” başlıklı seminerlerde anlatmaya başladım üniversitelerde, ilkini 2010 ya da 2011’de Anadolu Üniversitesi’nde vermiştim. Sonrasında gelişti olay. Her yıl Okan Üniversitesi’nde yaptım. Neredeyse bütün üniversitelere gittim.
Belli tarihsel kırımlardan bahsettin zaten ama şarkı öbeklerini nasıl bölmeye karar verdin? Bir de 100 şarkıya indirmek çok zor bir şey böyle bir seçkiyi. Kaç yüz şarkı dışarda kaldı?
Çok yüz tane şarkı dışarda kaldı. Şurda açıp göstersem (bilgisayarını işaret ediyor) buradaki klasörde bile en az 300 tane şarkı var. Kitapta farklı bir bölümlendirme var. Ben genel olarak memleket açısından bir bölümlendirme yapayım. 27 Mayıs İhtilali ve 1960 Anayasası’ndan sonra, Menderes’in indirilmesiyle birlikte bir özgürlükçü hal ortalığı sarıyor ve kimileri devrim diyor ya bu 27 Mayıs meselesine, ondan sonra bir sürü şey değişiyor. Bu dünyayla da bağlantılı bir değişme. Dünyada rock ‘n roll çıkıyor ve Türkiye’ye 1957’de doğrudan geliyor zaten. Ardından dünyada da esen o özgürlük rüzgârlarıyla ortaya çıkan müzik Türkiye’yi de etkiliyor. Türkiye’de Batı müziğinin en güzel yılları bana göre 1960-70 arası. Ki 1965’ten sonra Anadolu popun çıkışı Türkiye’de tam solun yükselişine tekabül ediyor. Türkiye İşçi Partisi’nin meclise girmesi, görünür olması, bir taraftan da kentin köye bakmasına sebep oluyor. Ki Anadolu pop da böyle ortaya çıkıyor zaten. 1971 Muhtırası’ndan sonra bir küçük duraklama dönemi var. Ama hemen sonra, 1974’ten sonra özellikle, Ecevit’in iktidara gelmesiyle popüler bir durum ortaya çıkıyor. Pop hit’lerinin çıktığı dönem, ’75-’76. Fakat hemen arkasında kavgaların ortaya çıkması, ayrışmalar şunlar bunlar müziği çok etkiliyor. Bir anda Arabesk ön plana çıkıyor. Popçular bile Arabesk söylüyor. Selami Şahin söylediği yıllar herkesin. 12 Eylül’den sonra Arabeskin kendisi yükseliyor. Hemen öncesinde Zerrin Özer’in “Gönül”ü, Ajda Pekkan’ın Selami Şahin şarkıları söylediği, Tülay’ın “İkimiz Bir Fidanız”, Hakkı Bulut şarkıları söylediği, Özdemir Erdoğan’ın Arabeske meylettiği yıllar. Bir taraftan da ana arteri oluşturan Cem Karaca, Selda Bağcan, o güne kadar aşk şarkıları yapmış Timur Selçuk gibi birtakım isimlerin doğrudan memleket meselelerine girdiği yıllar. Bir taraftan Arabesk yükselirken diğer tarafta da bunlar var.
 
Attila Özdemiroğlu, Şanar Yurdatapan gibi pop fabrikası olarak çalışan isimlerin de sosyal içerikli şarkılar yaptığı dönem.
Ama onlar da işte memleket meselelerine bulaşıyorlar. “Petrol” bunlardan biri. “İnsanlar İnsancıklar”, Tanju Okan’ın “Parkta Yatıyorum”, Erol Evgin’in çalışmaları, fakir kızlar, evden kaçan kızlar, geçim sıkıntısı... O dönemdeki pop şarkıları bile memleketten beslenen şarkılar. Dolayısıyla o dönem çok bereketli. ’80 sonrası malum zaten, Arabesk yükseliyor, Mazhar-Fuat-Özkan, Sezen Aksu gibi isimler tekrar popu patlatıyor, ‘90’larda pop patlaması var, teknolojinin devreye girmesiyle de bambaşka bir hal var.
 
Kitapta bir olay bir şarkı diyerek ilerledim. Tek istisnası vardır, Kızıldere ile ilgili iki tane şarkı var. İkisini birbirinden ayıramadım, ikisi de çok önemli şarkılardı. Genel durumlar üzerine yazılmış şarkılara yer vermedim hiç. ’99 Depremi’ni anlatan şarkıdan sonra, genel “deprem” meselesinden bahseden şarkıları andım, büyük madenci yürüyüşünden sonra madenci kazalarını anlatan şarkıları yazdım... Ama genel olarak somut bir olay üzerine yazılmış somut bir şarkı üzerinden gittim. Ve bir kısım bölümlemeler yaptım. Amerika’dan bahseden şarkılar, Amerika algısı çok enteresan, başta müttefikken sonra en büyük düşmanımıza dönüşüyor ve bunu şarkılardan izleyebiliyoruz. 1 Mayıs’a özel bir bölüm ayırdım, üç tane şarkı, Gezi Parkı’na özel bir bölüm ayırdım, 5 şarkı, bunu abarttığımı düşünenler olacaktır ama son dönemde karşımıza çıkan en acayip şeydi o, yüzlerce şarkı. Aynısı Kıbrıs Barış Harekatı döneminde olmuştu, o dönemde de 5 şarkıya yer verdim. Ki sağdan, soldan şarkılar, barıştan bahseden de var, Türk’ün gücünü gösterelim tadında şarkılar da var. Bir de futbola özel bir bölüm ayırdım. Futbol her koşulda, herkesin ilgisini çekiyor. Orada da var olan şampiyonluklar ya da maçlar üzerinden plaklar var. Dünyayı da ihmal etmedim tabii. Bir sürü olay üzerine şarkı var. Aklımdaki bu muydu? Evet, buydu. Memnun muyum? Memnunum. Keşke şundan da bahsetseydim dediğim şeyler var tabii. Ama 100 şarkı. O yüzden belli bir yerde kesmek, belli bir noktadan bakmak gerekiyordu. 

Benim en çok ilgimi çeken bölümlerden biri, “Yeni Rejim İnşa Edilirken”, biraz kısa sürüyor. Memleketin şu an geldiği hale oradan çok daha derinlemesine bir okuma yapılabilirdi.
Benim de en sevdiğim bölüm. Kesinlikle daha derin bir inceleme yapılabilirdi. İki sebepten dolayı kısa sürüyor o bölüm. Birincisi, erken dönem olduğu için o döneme dair elimizde kayıt yok. Oradakilerin çoğu notalar üzerinden yazılmış şeylerdi. O dönemde kaydı yapılmamış. Mesela “Harfler Marşı”. Herkes biliyor, notası var. İkincisi, Cumhuriyet marşları, çok marş var o dönemden. Ben marşlardan uzak durmak istedim. Marş bambaşka bir form, çok seviyorum ve onlarla ilgili başka bir çalışma yapmak istiyorum. Türkiye’de her şey için marş yapılmış. Bu yüzden tadımlık bir bölüm koydum. Sadece o dönem de değil, 1950-60 döneminden de bir sürü şey çıkar, Menderes dönemi. Ben bu aralar ona dadandım. Bugünkü dönemin aynısı neredeyse. Menderes geliyor yollar yapıyor, bununla öğünüyor. Her yeri camilerle dolduruyor. Yol açmak için cami yıkıyor, imam hatip liselerini açıyor, ilk icraatı Türkçeleştirilmiş ezanı Arapça’ya çevirmek. Sadece oradan seçilmiş bir dönem üzerinden bile 100 şarkı bulunur. Her dönem için 100 şarkı çıkar.
Cumhuriyetle birlikte Batı müziğini empoze etme durumu var ya, konservatuvarlardaki durum, yayın yasakları... Diğer başka icraatlar gibi, şimdi daha net gördüğümüz, kalıba uymayan bir kıyafet dikme durumu var. Türk Sanat Musikisi ve Halk Müziği’nin bu kadar ihmal edilmesi Cumhuriyetin eseri. Bunu müzikal olarak takip edebilsek, eğer Cumhuriyet böyle bir müdehale yapmasaydı, sence şu anda nasıl bir müzik âlemimiz olurdu?
Güzel oldu bu. (gülüyor) Bir kere Cumhuriyetin müdehalesi bir sürü şeyi karıştırdı. Halk Müziği ve alaturka ilerleyemedi. Bunun nereye gideceğini bilmemiz mümkün değil. Ama 1940 ve 1950’lerde önce Münir Nurettin Selçuk sonra da Zeki Müren’in dokunuşlarıyla alaturka başka bir yola girmişti. Ki bu da Cumhuriyetin getirdiği bir şey. Çünkü Cumhuriyet Batı müziğini dayattı. Zeki Müren de Münir Nurettin de hep Batı sazları ve sesleriyle alaturkayı donattı. Dolayısıyla Doğulu Saadettin Kaynak’ların, Selahattin Pınar’ların ya da öncesinde Hafız Burhan’ların söylediği tür başka bir yola girdi. Bunun poptaki sonucu, işte o Türk Beşleri’nin yapamadığını yaptı popçular, Anadolu Pop. Aslında Cumhuriyetin hedeflediği buydu, türküleri Batı sazlarıyla söylemek. Ama o dönemde pop olmadığı için klasik müzik üzerinden ilerlediler. Anadolu popla beraber herkes türküleri dinlemeye, söylemeye başladı. Ben o dönemde de şunu görüyorum, hep aynı türküler sadece farklı şekillerde çalınıyor. Çünkü kimse oturup türkü araştırmıyor. Var olan bir türkü üzerinden onlarca çeşitleme yapılıyor. Sonra Moğollar’ın girmesiyle başka bir yere gitmiştir o dönem. Moğollar araştırma yaptı çünkü, renk sazları kattı, başka yerlerden türküler derledi. Sonra Modern Folk Üçlüsü ve 3 Hürel’in çalışmalarıyla bambaşka bir yere gitti. Halk Müziği üzerinden ilerlersek de, Halk Müziği en sonunda popla buluştu, bir taraftan Arabeskin de etkisi altına girince, Halk Müziği neredeyse kalmadı. Baktığımızda zaten ozan / âşık geleneğinin sürmediğini görüyoruz. Neşet Ertaş’la birlikte bitti. Ancak Alevi geleneğinden gelen Musa Eroğlu, Arif Sağ, Yavuz Top gibi isimlerin bir şekilde ilerlediğini görüyoruz ama onlar da ilerleyen dönemlerde Batılı çalışmalara yöneldiklerinden, o kol da başka bir şey oldu. Şimdi her şey karıştı. Cumhuriyet müdehale etmeseydi nasıl olurdu, açıkçası hiçbir fikrim yok. Çünkü şu anda dinlediğimiz her şey bu müdahale sonucu oluştu. Ama kendi yolunu bulur muydu, Batı müziği Türkiye’ye gelir miydi, gelirse bu kadar etkiler miydi her şeyi, onlara bir şey diyemiyorum. 

Aslında bu müdehale olduğu zamanlardaki popüler müziğe baktığımızda da bayağı alaturka etkiler gözüküyor, Seyyan Hanım’lar, tangolar...
Tabii, tabii. Belki de eninde sonunda yolunu bulacaktı. Dayatma, belki de bu yolun olmasını da engelledi aslında. Radyodan alaturka kaldırılmasaydı, her yerde, herkese Batı müziği dinletilmek durumunda kalınmasaydı, belki de Arabesk çıkmayacaktı arada. Çünkü bizim radyolarımızda aradığını bulamayan ya Arap radyolarını ya da Yunan radyosunu buldu. Dolayısıyla iki farklı taraftan iki farklı etki girdi. 1970’lerin pop müziği Yunan esintilidir, alaturka da Arabesk esintilidir. Belki de Arabesk bir tür olarak sıyrıldı aradan. Bir tepki müziği bence. 
 
Gezi haricinde son dönemden çok fazla şarkı yok. Ama aslına bakarsan çok tuhaf bir dönem yaşıyoruz ve çok acayip de kayıtlar yapılıyor. Yeni kuşak müzisyenlerin ilgisi ve bilgisi alamında ne düşünüyorsun?
Yeni kuşak ilgili. Çünkü sosyal medya diye bir şey var. İster istemez kendi sosyal medya hesaplarında var olan her şeyi görüyorlar. Bir müzisyen olarak dağ başında yaşayıp televizyon izlemezsen, gazete okumazsan, her türlü şeyden soyutlayıp kendini bambaşka hatlardan ilerleyebiliyorsun. Ama bunu yapmak da çok kolay değil. Akıllı cep telefonları sayesinde her şeyin hemen haberi sana ulaşıyor. Dolayısıyla müzisyenler kendi şarkılarında da bunları kullanıyorlar. Gençlere baktığımızda illa ki memleketin bir noktasında olmuş bir şeyi şarkılarında görebiliyoruz. Bir de tabii ki Gezi Olayları öncesinde Hrant’ın öldürülmesi büyük bir infiale yol açtı. ‘90’ların başında Uğur Mumcu vakası böyleydi mesela. Bir farkındalık oluştu. Hrant’ın öldürülmesinin farkı ötekileştirme meselesinin de bir anda göz önüne gelmiş olmasıydı. Dolayısıyla insanlar çevrelerine bakmaya başladılar. Farklı şarkılar yapmaya başladılar. Ben yeni dönemden ve sonrasından umutluyum açıkçası. Çünkü, özellikle ‘90’larda memleket meselelerinden bahsetmek Grup Yorum, Ahmet Kaya gibi isimlerin tekelindeydi. Bunu kıran Duman ve Mor ve Ötesi’dir bence. Duman Amerika karşıtı şarkı yapmasaydı, şarkılarında ince ince göndermeler olmasaydı, Mor ve Ötesi, “Canbaz”, “Darbe” gibi şarkılar yapmasaydı, gençler bu yolda ilerlemeyecekti. İlla ki birisi gelip yapacaktı ama Duman ve Mor ve Ötesi çok popülerdi ya da bununla popüler oldular. Arkasından gelen Redd’in katkısı da önemli bu anlamda. Böyle olunca, ‘70’lerin ikinci yarısındaki gibi, herkes şarkılarında memleket meselelerinden bahsetmek zorundaymış gibi bakmaya başladı olaya. Bir de Gezi, tabii büyük farkındalık yarattı. 31 Mayıs gecesi Duman o şarkıyı yapmasaydı nasıl olurdu merak ediyorum. Bambaşka bir hale büründü o şarkıdan sonra. Ya da Kardeş Türküler’in katkısı... Daha güler yüzlü bir hale dönüştü.
 
Zamanında bir yazı yazmıştım, Türk rock müziği henüz 12 Eylül’le bile hesaplaşmadı diye. Çok az örnek var. İşte “Darbe” ve Bulutsuzluk Özlemi’nin bazı çalışmaları haricinde. Yeni dönemde ancak örnekler çıkıyor. Mesela DDR’nin Agitprop albümü Mor ve Ötesi’nin bile yaklaşamadığı radikallikte. Gönül isterdi ki 100 Şarkıda Memleket Tarihi’nde 12 Eylül bölümü de olsun.
Ama işte şarkı yok ki. Darbe bölümü yaptım sonuçta. Ama oradan da bulabildiğim şarkı Ahmet Kaya’nın “İçerden Çıkan Adam” ve Kenan Evren ile dalga geçen Mozaik’in “Emekli Albay Hilmi Ertunç”u. Onun dışında o dönemle ilgili şarkı neredeyse yok. Mor ve Ötesi’nin “Darbe”sine kadar kimse ilgilenmiyor 12 Eylül’le.
 
Belki Acil Demokrasi’yi sayabiliriz.
Ama çok Bulutsuzluk Özlemi vardı. Onlar da her şeye şarkı yapmış. Hiroşima’ya da şarkı yapmış, Bush geldiğinde öldürülen 12 tane Dev-Sol’cuya da şarkı yapmış. Bazı şarkıları ve olayları da bu yüzden dışarda bırakmak zorunda kaldım. Bir gruptan 4 tane şarkı varsa, onu eledim. 
 Peki sence o dönemde niye çıkmamış bu şarkılar? Şimdi bile geriye dönük bir hesaplaşma yok. Mesela şimdi herkesin dilinde “’90’ların ne olduğunu şimdi anlıyoruz” lafı var. Peki ‘90’larda niye yapılmadı bu şarkılar? O zamanlarda Kürtlere yapılanları yokmuş gibi varsaymak sol gelenek içerisinde bile var. Bunu sadece bir darbe bastırmış olabilir mi?
‘80’de evet, darbe bastırıyor. ‘85’e kadar falan hiçbir şey yok. Sadece müzik de değil. O dönem sahiden karanlık bir dönem. Evlerden kitapların, plakların yok edildiği, yakıldığı, yırtıldığı bir dönem. Ya polis geliyor ya da polis gelmesin diye insanlar yakıyor. Dolayısıyla o dönemde bunlardan bahsetmek çok da mümkün değil. Bulutsuzluk Özlemi ve Mozaik olmasaydı hiç bahsedilmeyecekti. Ahmet Kaya ve Grup Yorum’u dışarda bırakıyorum. Çünkü onlar zaten yapıyorlar. Bir tek onların çıkışıyla aslında bir şeyler oluyor memlekette. ‘90’larda niye olmuyor? Belki pop denen şeyin patlamasıyla alakalı olabilir. ‘70’lerde herkesin bahsetmesinin sebebi aslında ana arterin bundan oluşması. Cem Karaca plak çıkarttığında deli gibi satıyordu. ‘90’larda önlerinde böyle bir örnek yok.
 
Grup Yorum, her koşulda Sezen Aksu’dan daha çok satıyor ama.
Tabii, tabii. Ama onu dinleyen insan belli. Benim annem Grup Yorum dinlemiyor ama Cem Karaca dinliyordu. O dönem çıksa Cem Karaca’yı yine dinlerdi. Grup Yorum, Ahmet Kaya çok satıyor ama birtakım insanlar bunu reddediyor baştan.
 
Biraz da X kuşağının -tam o döneme denk geliyor ya- umutsuzluğu, depresyonu ve geleceksizliği etkili olabilir mi?
Tabii, ‘80’lerde gelecek kaygısı var, ‘90’larda o bile yok.
 
Bir şeyler söyleyen Cenk Taner’i falan bulabiliriz belki. Ama o da içsel bir yerden bahsediyor.
Ama o da her şeye rağmen “Mr. Brown” gibi cesur bir şarkı yapabildi.
 
Hem popun patlaması, hem de X kuşağının haletiruhiyesi sebep olmuş olabilir.
Darbe sonrası kuşak çok umutsuzdu. Ben de ucundan darbeyi gördüm. 8 yaşındaydım. Çanakkale gibi görece sakin bir yerdeydim ama askerlerin dipçiklerle ittirmesini yaşadım. Ondan sonra doğanlar, darbeyi hiç görmeyenler ya da bir iki yaşında olup hatırlamayanlar başka bir yere doğdu. Ve o doğdukları yer çok da parlak bir yer değildi aslında. 12 Eylül sonrasında “Atatürk, Atatürk, Atatürk”, “Türk, Türk, Türk,” “düşman, düşman, düşman”... böyleydi. Çocukların kendini yalnız hissetmelerinin sebebi bir yandan da “Türk’e Türk’ten başka dost yoktur” lafı. Ama ‘90’larda bir anda internet geldi. Müzik kanalları, şunlar bunlar derken dünyanın farkına vardık. 
 
Biraz da MTV’nin falan gelmesiyle mevzu dünya müziğini takip etmeye döndü belki de. Ben o dönem yapılan müziğin -Sezen Aksu fabrikası diyorum ben ona- çok da gençliğin kendini özdeşleştirebileceği bir müzik olduğunu düşünmüyorum. Bir de MTV varken, orada grunge varken...
Oradan patlıyor her şey zaten. Rock’ın ‘90’ların ortalarındaki patlamasının sebebi bu.
 
Peki, şimdi her şey dijital. 2000’lerde memlekette bu internet tarihini yazmaya kalksan, belge anlamında hem çok şeye ulaşabilirsin hem de hiçbir şeye. Çünkü çoğu arkadaş internete koyduğu kaydın künyesini bile hazırlamadığı için...
Birçok arkadaş o kaydı koyuyor. Çok güzel kayıtlar yapılıyor. Memleket meseleleri üzerine söyleyecek lafları oluyor. Soundcloud’a koyuyor, YouTube’a koyuyor. Fakat daha sonra hayat gailesi içinde kendine yeni bir yön çizdiği için orada unutuyor. Plak olsa o kayıt elimizde kalır. Ama Soundcloud’u kullanmayınca bir süre sonra o hesap kapanıyor ve yok oluyor.
 
Dijital dünyada bu işin takibini yapmak nasıl olacak sence?
Bilmiyorum, o çok zor bir iş. Yani kaset olarak basılınca hiç olmazsa bir tane kaset kalıyor ve o kaset bir yerden karşına çıkabiliyor. Ama burada bilmem kimin bilgisayarındaki bir dosyanın içine sıkışmış bir şarkıyı bulamazsan o şarkı yok.
 
Bir tane kuyruklu yıldız geçse de onun radyasyonu bütün server’ları reset’lese ortada hiçbir şey kalmayacak.
Kesinlikle. Buna her şey dahil. Yazılar da kalmayacak, haber arşivi de kalmayacak, görüntü de kalmayacak. Bu en büyük korkularımdan biri zaten. Ben interneti hiçbir zaman anlamadım, anlayamıyorum, tahayyülümün ötesinde internet denen şey zaten. Ben fiziki olarak tutmadığım bir şeyi kavrayamıyorum. Bu yüzden plakların geri dönüşünden çok memnunum. Yeni plakları almıyorum ama. Türkiye’de basılanlar berbat oldukları için. Bunu hakkıyla yapan bir iki firma neyse ki artık var. Ama kendi kataloglarındaki plakları bile yanlış basan, CD kaydından çoğaltan var maalesef. Dolayısıyla ben yeni basılan plaklardan uzak duruyorum. Ama bu iyi bir şey, elle tutulur oldu yeniden müzik. CD elle tutulur bir şeydi de bir faça vardı. Koyduğunda onu dönerken görememek bile büyük dert bence. Kasette bile görürdün. CD öyle değil, elinde bir tane plastik var. Dolayısıyla plağın geri dönüşü çok güzel bir şey. Bu plaklara ilgiyi arttırdı. Bu iyi değil aslında çünkü alacağımız plaklar çok pahalı olmaya başladı. Ama sorduğun sorunun cevabını ben de çok merak ediyorum. Evet Apple Music, evet Deezer, evet Spotify gibi platformlar bir şey. Ama onlara da girebilmek bir dert. Demir Sert mesela, Gezi’yi en iyi anlatan şarkılardan birini yaptı; “Bu Gaz Bir Harika Dostum”. Ama hiçbirinde yok bu şarkı. YouTube’da Demir Sert’n kendi kanalından kaldırıldığında o şarkı yok olacak. Yani bende olacak, sende olacak ama o şarkıya ulaşmak mümkün olmayacak. Onun Deezer’a, Spotify’a girmesi mümkün değil. Gezi’yi anlattığı için değil. Bir plak şirketine bağlı olmadığı için, gerisi gelmediği için. Demir Sert 20 tane şarkı yapsa da, onları lisanslaması gerekiyor. Onun için de para gerekiyor falan.
 
Yakın planda başka hangi kitaplar var? Senin için hep çok tembeldir, yazmaz falan derler ama...
(Gülüyor) Yazmıyorum, doğru. Bir tane kitap vardı daha önce (Pop Dedik). Benim arsızlığım mı, yoksa her şeyi bir anda ortaya çıkartma heyecanım mı desem, aslında üç tane kitap çıkartabilecekken bir tane kitaba sıkıştırdım hepsini. Memnunum, toplu eserler şeklinde duruyor rafta. Ama ondan sonra ilerleyemedim. 5 yıldır bitirmediğim Şarkılı Memleket Tarihi adında bir kitabım var. Bu değil mesela, bu ondan çıktı, bağımsızlığını ilan etti, mis gibi oldu. Orada anlatacağım başka bir hikâye. Fakat şarkılar çok ayağıma dolanıyordu. Şarkılar bağımsızlığını ilan edince çok mutlu oldum. O metni metin olarak yazabileceğim artık. Sırada o var. Bir tane Rakı ve Müzik kitabı var. O birkaç ay içinde çıkacak. Rakı içilen mekânlardaki müziğin dönüşümü, ince sazdan fasıla nasıl gelindi? Olan mekânlardan kendimce bir inceleme. Ya da şarkıcıların rakıyla alakası, rakıyla teması. Ama var olan memleket şartlarında bu kitap çıkar mı, nasıl çıkar o konuda da bir fikrim yok. Biraz önce marşları andım, bir de seçim şarkıları var. Onları ayrı bir proje içinde hep değerlendirmek istiyorum. Ama bunun ömrü olur mu, insanların ilgisini çeker mi gibi sıkıntılarımız olduğu için, hiç adım atamıyorum. Bu dizi dahilinde 100 seçim şarkısı da olabilir, seçim şarkılarını anlatan bir kitap da olabilir. Seçim şarkıları üzerinden de bir sürü şeyi görüyoruz aslında. Adalet Partisi’nin kullandığı seçim şarkılarındaki vaatlerin AKP döneminde aynı vaatler olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. 1970’lerden beri oy verdiğimiz partiye aynı vaatleri yerine getirsin diye oy veriyoruz. Ve hiçbiri yerine getirmiyor. Bak, kaçıncı kez alıyor Kadir Topbaş seçimi? En büyük vaadi nedir Kadir Topbaş’ın, bütün İstanbul’da internet ücretsiz olacak. Son üç seçimdir bunu vaat ediyor. Oldu mu? Olmuyor ve biz yine oy veriyoruz, yine oy veriyoruz. Demirel’in seçim şarkılarında barajlar açılacak, yollar yapılacak, köprüler kurulacak diyor. Ha, kuruldu. Ama AKP de aynısını yapıyor şimdi. Barajın yerini havalimanı aldı. Tersten baktığında, CHP’nin hiçbir dönem seçim şarkısında yol yok. Onlar özgürlük istiyor. Aslında seçim şarkıları üzerinen okuma enteresan olur. Buradan bir kitap olur mu bakacağız. Ama şimdilik Şarkılı Memleket Tarihi kod adlı metni yazacağım. Bu yılki hedefim o.

Literatür eksikliği çok fazla olduğu için, senin gibi adamların daha fazla yazması gerekiyor.
Yok, yok, onun farkındayım. Yeterince tembellik yaptım. 10 yılda iki kitap çok az. Dolayısıyla artık depar atıp arayı kapatma gibi bir hedefim de var. Geçen yıl bir blogger’lar toplantısı vardı müzikle ilgili. Karşılarına Naim’i (Dilmener), beni ve Zülal Kalkandelen’i aldılar uzun yıllardır yazı yazan insanlar olarak. Bana sordukları ilk soru “Niye müzik tarihi yazmaya başladınız?” Çünkü ben doğrudan tarihle başladım ’96 yılında. Ben de dedim ki “Kaynak yoktu elimde.” Yarın’da sonradan Sina Koloğlu olacak Sina Onur’un yazıları, Stüdyo İmge’de Orhan Kayhaoğlu’nun yazıları, Burak Eldem’in yazıları, o kadar. Bunun dışında Türkiye’de müzik tarihine yönelik kaynak yoktu. Bunu gururla söylemem gerekirken utanarak söylüyorum ki, bir sürü şeyi ben yazdım. Bir sürü şeyi Naim yazdı ayrıca. Beraber yazdık. Naim bir şey yazıyorduysa, ben yazmıyordum onu. Birbirimizi tanımıyorken bile birbirimize göz atarak konu seçiyorduk ve o literatür öyle oluştu aslında. 1990’ların ikinci yarısıdır Türkiye’de literatürün oluşması. Öncesinde sahiden bir şey yok. Maalesef yok.
 
Güven (Erkin Erkal) de nihayet bir kitap yazdı...
Güven her şeyden öte toplayıcı ve bunu aktarmayı seviyor. Anlatarak, göstererek aktarmayı seviyor. Bence Güven’in instagram hesabı kitabından çok daha değerli. Benim yaptığım şeyin ‘80’lerden itibarenki halini yapıyor. Ben de bu yüzden ’80 sonrasına çok değinmiyorum. Çünkü Güven var ve anlatıyor zaten. Kitabı fazla görsel ağırlıklı, çünkü öyle bakıyor olaya. Ki bu da önemli. Ben ’80 sonrası herhangi bir şeyi aradığımda Güven’e başvurmam gerektiğini biliyorum.
 
Murat Beşer güzel bir seri yazmaya başladı. Kitap olmalı bence o da.
Evet, aslında senin de, benim de yaşadığımız şeyleri Murat özetliyor şu anda. Ki o hikâyelerin içinde sen de ben de varız, birebir adımız da geçiyor. Metin Solmaz’ın hikâyesi benim de hikâyem aslında. Apaçi Ayhan’ın hikâyesi, senin de hikâyen, benim de hikâyem.
Peki, tarih yazımında objektif olmak mümkün mü?
Osmanlı tarihini Hammer’den okuduğunda başka bir şey geliyor önüne, İlber Ortaylı’dan okuduğunda başka bir şey, Halil İnalcık’tan okuduğunda bambaşka bir şey. Objektif olmak bence mümkün değil zaten. İnsansın ve her konuda bir düşüncen var ve araştırmalarını da o düşünceye yönelik olarak yapıyorsun. Topladığın bilgileri ne kadar objektif değerlendirsen de, o bilgiler toplanırken bir süzgeçten geçiyor zaten. Bende de öyle. Kitapta sağ cenahtan da bir şeyler olmasına çok gayret gösterdim ama solumdan bakıyorum dünyaya. Dolayısıyla ha bire solcu şarkılar var. Ha bu sağ cenahın şarkı yapmamasıyla da alakalı, çok az şarkı var sağdan katkıda bulunan.
 
Resmi tarih dışında bir tarihten bahsediyorsak, belgelemenin önemi ortaya çıkıyor.
Bu anlamda Güven’in de, Murat Beşer’in de yaptığı çalışmalar çok değerli işte. Murat aslında sözlü tarih çalışması yapıyor kendince. Güven de topladıklarını önümüze sunuyor. Böyle insanların çoğalması gerekiyor. Bugün birimizden birine bir şey olsa, birimizden biri yazamaz hale gelse, ki gelebiliriz, memleketin durumu onu da gösteriyor, koşar adım oraya gidiyoruz, geriye kalacak bir şey lazım. Dolayısıyla galiba çalışmaları hızlandırmak gerekiyor.
 
Son bir söz alayım.
Ben her seferinde bütün konuşmalarımın sonunda şunu söylüyorum; tarihten korkmayın. Biz konuşurken bile geride kalan şey tarih oldu. Ve bunun çetelesini tutmak gerekiyor. Bu da büyük eksiklik aslında. Kimse oturup kendi tarihini bile merak etmiyor, okumuyor, yazmıyor. Binlerce fotoğraf çekiliyor ama o fotoğraflara dönüp bakılmıyor. Eskiden albümler vardı, onlara dönüp bakılırdı. Dijital dünyada o da yok oldu. En fazla Twitter geçmişi, Facebook geçmişi falanla sınırlı artık insanların yazdıkları. Günlük tutmak kalmadı, fotoğraf çekmek kalmadı, kitap almak bile yok. Tarihten korkmamak, her türlü şeyin bence çetelesini tutmak gerekiyor. Durup durup geri dönmek ve ona bakmak lazım. O yüzden ben bunu yapıyorum. Hatırlamak lazım.

tayfunpolat@gmail.com