İyi Günde, Kötü Günde Tango in the Night


Murat Mrt Seçkin

1.

Alışkanlık haline gelen davranışlarımız başkaları için belirleyici kişilik özelliklerimiz oluyor. Sabahları kalkınca sigara içmek, inatla aynı küpeyi yıllarca takmak, nereden geldiğini bile unuttuğunuz deri bilekliği ne olursa olsun üzerinizde taşımak, çantasız dolaşmamak, aynı bıyıktan vazgeçmemek ya da ne kadar sağlıksız yemek varsa hayır dememek. Biz bu alışkanlıklarımızı rutine bağlamış devam ederken yakınımızdakiler bu takıntılarımız sayesinde basit profillerimizi çıkarır. Çoğu zaman dostlukların ispatında on ikiden vurmak için en işe yarar yöntem de budur. Bu (sanki) ritüeller bir yandan da dışarıdakiler için özelimize açılan kapılara dönüşür zamanla.

Dinlediğim tür ne kadar yorucu, anlaşılmaz ve tuhafa kaçarsa kaçsın bir kaç pop albümü var ki garip bir şekilde bugün sahip olduğum müzik zevkimin temel taşı olarak ölene kadar yapıda yer alacaklar. A-HA Scoundrel Days, Duran Duran Big Thing, Bryan Ferry Bete Noire, Pet Shop Boys Actually ve Marc Almond The Stars We Are. Tabii ki hepsi seksenlerde ön ergenlik dönemime geldiği için hoş bir nostalji duygusuna da bulanmış durumda ama üzerinde düşündükçe işin o meşhur “Yaşanmışlık var tabii” cümlesi ile tanımlanacak kadar basit olmadığı ortaya çıkıyor. Bu albümler pop denen şeyin nasıl olup da dinlediğimiz her şeye, en deneyseline bile bulaşıp hayat verdiğinin de bir kanıtı. Tüm bunların yanında saydığım listeye yerleşebilen tek Amerikalı albüm ise Fleetwood Mac’in Tango In The Night’ı. Blues ile başlayıp, folk ile süslenip, temiz rock ile yıkanarak kendine has pop rengini bulan, “Albatros” gibi bir şarkı ile altmışlar ruhunu benim için birçok yaşıtından ve türdeşinden çok daha içten veren bir grubun seksenlere bıraktığı hazine sandığı.


2.

Sürekli yağmur hissiyatı olan yaz mevsimi. Öyle muson falan değil ama. Hani tatile gidersiniz de üç günden birinde hava kapanır, yağmur çiseler, sahilde yürümek zorlaşır ya, işte öyle bir yaz. Kumdan ve çimlerden gelen koku ile rahatlar insan. Tatilimin bir günü zehir oldu demezsin, aslında tam tersi belki de tatilin boyunca geçirdiğin en dinlendirici gün olduğunu düşünürsün. Güzel bir kahvaltı sonrası kitabın daha ikinci sayfasına gelemeden uyuyakaldığın, ara ara güneşin kendini gösterdiği serin bir yaz. Tango In The Nightın bana zerk ettiği hissiyat hep bu oldu. Nasıl A-HA Scoundrel Days’de kar yanığına rağmen daha soğuğa yürüme hissiyatım varsa ya da The The Mindbomb’da vicdansızların suratına suratına kitleler halinde tükürdüğümüzü hissediyorsam, Fleetwood Mac de bu albümde ve bu kadro ile bana sadece soyut değil somut olarak da bu hissi yaşatıyor. Rahatlık, gerginlikleri unutturmayan ama onların bardağın üstüne çıkmasına izin vermeyen bir rahatlık.

Başka bir yönden de olgun bir adam veya kadının ağzından ayrı ayrı dinlenebilecek bir hikâye anlatır gibi. Günlük yaşamın bunaltı veren duyguları neşe dolu dost toplantılarına, tutkulu aşklar ise rutinleşen aile hayatına karışıyor. Hep farklı olmaya çalışan şehir insanının başka yerlerde “seninki de dert olsa kardiş” denecek sıkıntılarının hikâyesi. Stevie Nicks kendinden şikâyet ederken (“Welcome to the room... Sara” onun kokain bağımlılığına ve tedavi sürecine göndermedir) Christine McVie sakin duruşu ile sorular sormaya devam eder (“Isn’t It Midnight”). Lindsey Buckingham ise tutku ve acısını gizleme ihtiyacı duymaz, çığlığı basar (“Tango In The Night”). Her ne olursa olsun biraraya geldiklerinde ise neşe içinde, birbirlerine yakın dururlar (“You & I Part 2”)
Kapağındaki egzotiklikten beklenen rahatlık ara ara tam da o uzun bitkilerin arkasında saklanan ürkütücü gerçekler ile bütünleşir. Bir yandan dostlarla delicesine rahatlıkla dans edip en tatlı şarapları devirirken, kısa sürede cin toniğin ani sarhoşluğuna bırakabilir kendini. Salonda tüm neşe devam ederken içeriden gelen seslerin huzuru klozete dayanmış ve midesinden kurtulmak isteyen bedeninize destek olabilir. Yüzünüzü yıkayıp öğürmekten yorulan ciğerinizi rahatlatmak için içinize çektiğiniz ilk dumanın tadı ve rahatlığı da bu albümün içinde (adı belki de “Everywhere”dir) duruyor sakince.


3.

Aslında Lindsey Buckingham’ın solo albüm projesi olarak başlayan fakat zamanla Fleetwood Mac albümüne evrilen bir yapım Tango In The Night. Aynı zamanda en bilinen kadrosu ile yapılan son albüm de. İlginçtir, grubun birçok hayranı ve mühim eleştirmenler bu yapımı çoğu zaman ekibin en kötü işleri arasına koymuşlardır. Bunda tabii ki hayranlık müessesesinin paylaşamama sıkıntısı da önemli bir etken. “Little Lies” ve “Big Love” ile yaptıkları uluslararası çıkış, bağımlılarını grubu tüm dünya ile paylaşmak zorunda bıraktı. Tıpkı zamanında Nirvana Nevermind (tabii ki öncesinde Bleachi bilenler için geçerli) ya da Sonic Youth Goo’da bazılarımızın yaşadığı gibi. Önce nefret edip, sonrasında gizli gizli dinleyip, zamanla benim buradan yaptığım gibi tüm âleme duyurarak üstümüzden o gerginliği atıyoruz.

Pop da gerginleşip bırakıldıkça rahatlayan, rahatlatan bir lastik gibi. Amaçsızca elinizde oynayıp vakit geçiriyormuş gibi düşünürsünüz. Bıraktığınızda onca zaman lastiğin tatlı kokusunun gitmediğinin farkına varıp bir tiner bağımlısı ya da canki gibi tekrar tekrar istersiniz. Tango In The Night hep çantanızda taşıyacağınız bir lastik olarak otuz yıl sonra da aynı güzellikle orada duracak sanırım. muratmrtseckin@gmail.com