Radiohead: Her Şey Olabilir (Hayatımın Yarısı)


Utkan Çınar

Çok da kolay bir şey değil Radiohead üzerine yazmak. İlk gençliğimde “Creep” ile tanıştığım grup, şimdi 40’a doğru giderken hayatımın her döneminde yanımdaydı. Hep iyiydi, hep öndeydi. En varoluşsal dertlerimin ortağıydı. (Yani ergenlikte grubumla “Killer Cars”ı bile cover’lamaya çalışıyorduk.) Bu ay Radiohead yazmaya karar verirken aklımdaki, mecmuaya 2007’de, (albümün çıkışının 10. yılı vesilesiyle) yazdığım ilk şey olan OK Computer yazısıydı. Önce “Burn the Witch” geldi ve çok beğendim. Sonra “Daydreaming”e biraz soğuk kaldım. Sonra albüm çıktı. Karışık duygular içerisindeydim. Evet gene çok üst kalite albümdü ama bir In Rainbows değildi sanki. Eski eskizlere geri dönülmüş, sıfırdan bir yapıt değil, Radiohead tarihinin en toplama, en eklektik yapıtı çıkmıştı ortaya. Sonra albümün kayıt sürecinden okuduğum haberleri düşündüm. Uzun süredir beraber çalmıyorlardı. (Greenwood’un yoğun soundtrack ve orkestra çalışmaları, Phil Selway’in solo kariyeri, Atoms for Peace) Tozlanmışlardı biraz. Sonra dedim acaba bu son albümleri olabilir mi? Olabilirdi. Bazen zamanında bırakmak gerekebilirdi. Sonra “Daydreaming”in videosunu bir kez daha izledim ve internette klibin “son”una dair işaretler olduğunu iddia eden yazılar okudum. Sonra grubun dostu Chris Thorpe’un kayıt sürecini dair söyledikleri gözüme çarptı: “13 yıl önce Thom Yorke’un 40 yaşında rock müzikten emekli olacağını söylemesine tanık olmuştum. Mick Jagger olmak istemiyordu.” “Son” birden göz ardı edilemeyecek bir hale gelmişti. Bowie’nin “Lazarus”undan bu kadar kısa bir süre sonra buna maruz kalmak insanı sarsıyor. Tabii albümü, sözleri, Yorke’un 23 yıllık partnerinden ayrılmasının yansıması ya da insanlığın yarattığı çevresel felaketlerin bizi kendi “son”umuza götürüşü olarak da tercüme etmek mümkün. Aşağıdaki yazının bir kısmı kafam bu düşüncelerle, duygularla dolmadan önce yazılmıştı. Çoğu da çöpe gitti. Bu uzun notu eklemeden okumanızı istemedim. Sanırım “Daydreaming”i de bir süre daha izlemeyeceğim.

Alakaya çay demle diyebilirsiniz ama Hem Charles Darwin’in hem de Radiohead’in İngiltere’de elit okullardan yetişip dallarında bir numara olmaları tesadüf olmasa gerek. Bizler ne kadar rock’n’roll’un getirdiği değişimlerle “sokak”tan çıkma, ham işlere daha çok önem atfetsek de Radiohead, rock’n’roll’da Batı ilerlemeciliğin en büyük örneği. Bir grup düşünün ki 25 senedir hep üst kalite albümler yayınlıyor olsun (Düşünüyorum bu kadar uzun soluklu başka örneğini bulamıyorum. Hani Bowie aklıma geliyor ama onun da ‘90’lar ve 00’ler performansını zayıf bulanlar vardır. Sonra Massive Attack’i düşündüm ama onların da albüm sayısı nazaran az), başladıkları kadroyla devam etsin, en popüler albümünden sonra radikal bir sound değişikliğine gitsin, bedava albüm yayınlasın. Radiohead gelmiş geçmiş en büyük rock grubu mudur? Müzikte veya sanatın herhangi bir türünde hiyerarşik bir görüş bildirmek abesle iştigal tabii. Ama beklentiyi, heyecanı Radiohead kadar yüksek tutabilmiş bir grup daha var mı acaba? Hani eskiden ana haber bültenlerinde yayınlanan yeni Michael Jackson klibi havası yaratmıyorlar mı insanda? Ve bu beklentilerin karşılığında da hiç auta gitmiş işi de yok. Yani Radiohead’in kariyerinden hangi albümü başka bir grup yayınlamış olsa onların en efsane albümü olabilir. The King of Limbs’i, “Lotus Flower”ı Liars’dan falan duymuş olsaydık?
Ne biliyim “A Punch up at the Wedding”i Antony’den vs…Artık uzunca beraber vakit geçirip yeni sound’lar, yeni fikirler üzerinden uğraşacak kadar vakitleri yokmuş gibi. Ya da artık birarada eskisi kadar aktif olamayabilirler. Eski şarkılara dönmeleri, bu kadar “dağınık” bir iş çıkarmaları bunu destekliyor sanki. Albüm yayınlanmadan önce korktuğum gene elektronik, aksak ritimli müzikler duymaktı. Artık o dönemlerini geçmiş olmaları gerektiğini düşünüyordum. Korkulan olmadığına sevindim. Eski eskizlere oldukça dönülmüş ki albümdeki bazı şarkıların adlarını biliyorduk. “True Love Waits”in 1995’ten bir versiyonu bile var. Şarkı şarkı bakmaya çalışacağım:
Burn The Witch”: Harika bir şarkı (hatta albümün gerisi için fazla iyi.) Best of materyali. Albüm hakkında yazılarda sürekli Jonny Greenwood’un film müziği çalışmalarının albümdeki etkisinden bahsediliyor. Bu şarkı en müspet örneği. Ama işin genelinde bunun müziklerine homojen bir şekilde oturduğunu hissedemiyorum. Bu da yeterince üzerinde çalışma vakti bulamadıklarını söylüyor olabilir. (Amnesiac’taki “Knives Out”un son halini bulmasının 373 günü bulduğu söylenir.)
Daydreaming”: Ambient ve hatta krautrock etkili şarkının Yorke’un arabeskinin en güzel örneklerinden biri. “Bullet Prof.. I Wish I Was” – “Exit Music” – “Motion Picture Soundtrack” – “Videotape” – “Codex” geninin devamı gibi. Özellikle klibi ile beraber düşününce, bitişi müzik tarihinin en etkili anlarından.
“Deck’s Card”: Radiohead Massive Attack’ı ve “Teardrop”u anıyor desek? Ruh hali olarak aşırı benziyor. Yorke mükemmel söylüyor.
Desert Island Disk”: Radiohead’in en çok Amerika’ya yaklaştığı şarkı. Steve Gunn, Jonathan Wilson gibi psych-folk’çuları hatırlatıyor. Ama davul girdiğinde biraz yönünü kaybediyor gibi. Selway’in beceremediği bir tını olmuş.
Ful Stop”: In Rainbows’dan “Bodysnatchers”ı ve “Sit Down, Stand Up”ı hatırlatıyor. Yorke’tan pek duymadığımız tarzda iyi bir vokal ama hatırlattığı şarkılar kadar iyi değil.

Glass Eyes”: Yorke’un vokalini kaplayan yaylılar gene fazla önde. Enstrümental olabilirmiş.
Identikit”: Güzel vokaller, tanıdık ritimler. Popa göz kırpıyor. Gelgelelim albüm boyunca yaylılara olan ilgi bu sefer gitara yönelince şarkı sallanmaya başlıyor. Gene bir acelecilik seziliyor.
The Numbers”: En çok eskiye döndükleri şarkıları belki. Hani Pablo Honey’de bile olabilir sanki. ‘70’ler etkili, albümün iyilerinden. En “protest” şarkı bu. Küresel ısınma ve insanlığın gidişine dair. Yaylılar ister istemez gene Nigel Godrich’in prodüktörü olduğu Beck’in harika Sea Change’inden “Paper Tiger”ı hatırlatıyor.
Present Tense”: Bossa Nova “Reckoner”. Daha söze gerek yok. Albüm boyunca rastladığımız az, öz ama vurucu şarkı sözleri burada tavan yapıyor: “Uzaklık / Uzaklık / Bir silah gibi / Bir silah gibi / Nefsi müdafaa silahı / Şimdiki zamana karşı.” Ama fazla uzun. Son 1-2 dakikasında odağını ve gücünü kaybediyor. Nedense albümde bu anlar hep Selway’in veya yaylıların sonradan girdiği yerlerde oluyor.

Son 2 şarkı ise biraz “filler” kalitesinde maalesef. “Tinker Tailor…” bir Kid A b-yüzü gibi. “True Love Waits” zaten uzun yıllardır bildiğimiz ve sanki yeniden yorumuna gerek olmayan bir şarkıydı. Tek bakışta albüme referansını en çok In Rainbows’tan alan ve Radiohead tarihinin en eklektik işi diyebiliriz. Şu ana kadarki her albümde hissedebildiğimiz homojen sound ve stil beraberliği bu albümle kırılmış. Ama tabii bu illaki “Niye öyle?” diye yaklaşmayı gerektiren bir durum değil. Makul bir seçimdir. Ama beklenti o kadar yüksek ki, (onlar da her albüm yayınını ayrı bir kuul “event”e dönüştürerek bunu biraz çağırıyorlar sanki) tatmin olmak istiyor insan her defasında. Gene de albümün çok iyi olduğu bir yer var ki o da Yorke’un vokali. Albüm haberi geldiğinde etrafımdaki insanlardan Yorke’un vokalinden biraz sıkıldıklarını duymuştum. Bu albüme gene de bir baksınlar; kanımca Thom Yorke’un en iyi vokal performansı bu albümde.

Metacritic.com’da anında en yüksek rating’e sahip albümleri haline gelen (buna insanların açlığı mı diyelim?) A Moon Shaped Pool; OK Computer, Kid A veya In Rainbows sınıfında mı? Yoksa The King of Limbs (bu da en az rating’lisi, ki hak vermekle beraber ritmik hırslarını seviyorum bu albümdeki), The Bends, Hail To The Thief? Bence ortalarında. Bu da “yeterince” iyi. Ama bir yandan da eski şarkılara geri dönmeleri, Yorke, Greenwood ve Selway’in solo işlerle geçen yılları grubun yeni şarkı yapma enerjisine ve tutkusuna biraz sekte vurmuş. Başta da dediğim gibi “Burn The Witch”in enerjisini takip etmiyor albümün kalanı. Olursa, bir sonraki işlerini yaptıklarında artık 50’lerinde olacaklar. 20’lerinde dünya çapında üne kavuşmuş bir grubun 50’lerinde hâlâ üst düzey ve tutkulu bir iş yapabilmeleri çok da kolay değil. (Ağzımdan yel alsın ama Yorke’un bir çeşit Bono’ya dönüşmesini kaldıramayız herhalde.) Ama Radiohead bu. In Rainbows’u da beklemiyorduk. Her şey olabilir.
Doğrudur, Yorke ve ekibi hepimizi üzmüş, kendine apartman yaptırmıştır. “Gerçek”, arabeskleşmeyen melankoliyi de bilmemiz lazımdı. Bize bunu verdi. Ne yalan söyleyeyim artık bana ağır geliyor galiba.

Radiohead playlist:
Big Boots
Staircase
Packt Like Sardines in a Crushd Tin Box
Bodysnatchers
A Punchup at a Wedding
Everything in its Right Place
Codex
Thinking About You
Let Down

khgv@hotmail.com