TESADÜF GÜZEL ŞEY ANAM BABAM!


Burak Yasin Tunçlar
1978 yılında Jamaika önlemez bir iç savaşın içine sürüklenmiştir. Herkesin hemfikir olabildiği tek şey, bölgenin arabeski olarak adlandırılabilecek “reggae”dir. Tam da bu zamanda Bob Marley, ulusal stadyumda, milyonların önünde, ülkenin iki uç noktasını temsil eden liderleri sahneye çağırır ve el sıkışmalarını ister. Hatta, bunu başarır! Sahne artık Marley’dedir ve şöyle der; “Bizi artık ne kurşunlar durdurabilir, ne de eğilip bükülürüz. Hepimiz haklarımızı savunuruz.”
 
Yıllar yılı çıplak ayaklarıyla Alpler’de koşturan Heidi nasıl ki “çocuk ticaretine” bir başkaldırı için bunu yapmışsa, aynı dünyanın insanı olan Şenol Güneş de yıllarca bu sebepten kömür karası madenci eldivenleriyle sahaya çıktı. “We Don’t Need No Education” tavrıyla “Bir Anda Dünyayı Yakasım Gelir” tavrı arasındaki tüm mesele, isyanın hemzemininde buluşmak olunca, fark ediliyor ayrıntılar.
 
‘70’lerin Londra’sında boş binaları işgâl eden punk’larla, Karakoçan’da kendilerini jiletleyen Arabesk fanlar elbette ki bir değildir ama ezilen her yerde ezilendir ve isyan kaçınılmazdır! Temsil ettiği değerler gereği Arabesk, sonuçlu bir isyanı kabul etmez, daha kabullenicidir ama asla uzlaşmacı değildir. Ortadoğu’nun dogmatikliği bunu gerektirir, aynı zamanda punk gibi sürekli bir kavganın içersindedir, temsil edilen kitleler arasında farklılıklar yoktur. Getto’lar, işçiler ve ezilenler her iki müziğin de temel dayanağıdır. Dönem Londra’sında punk adeta suçtur, Sex Pistols gibi artık içinden geldiği tarzın bile önüne geçen gruplar kendi isimleriyle sahneye çıkamazlar. Birçok punk grubu farklı isimlerle ve tabandan gizlice yayılan organizasyonlarla konser verir. Squad’lar devlet şiddetiyle hızlıca boşaltılmaya başlanmıştır. Tam da bu zamanlarda Türkiye’deki arabesk de benzer süreçlerden geçer. Orhan Gencebay’ın TRT’de verdiği konsere binaen İstanbul Radyosu genel müdürü istifa eder. Tek kanallı Türkiye döneminde arabesk de, punk müzik için yapılan “yoz” ve “çöküntü” suçlamalarından nasibini alır. Yasaklı bir müziktir artık ve beslendiği kitlenin yaşadığı gecekondulara devlet eliyle yıkımlar gerçekleştirilmektedir. Hatta birçok arabeskçi, muktedir uğruna kendi öz isimlerinden vazgeçer ve “kulağa hoş gelecek” onları daha “sevimli” hâle getirecek yeni isimlerini alırlar.
 
Fakat tüm bu dönem içerisinde temsil ettiği değerlerin ötesinde bir arabeskçi de oldu elbet. Ne Orhan Gencebay gibi müzikal anlamda tatminkâr sonuçlar verdi, ne de Ferdi Tayfur gibi toprakların ağası olabildi… Hayat bazı insanlar için sürekli isyandır; işte Azer Bülbül’ü de temsil ettiği değerlerin ötesine taşıyan şey de tam olarak bu isyanıdır.
 
Kamyon dorsesinden bozma, bira kasalarıyla ayakta duran sahneye elinde bıçakla fırlayan birini, Bülbül’ü korumak adına merdivenle linç eden kişininki ile grindcore / hardcore türünü icra eden Meth Shop Boyz’un solisti Sezgin’in beslediği sevgi aynı noktadır. Bir diğer “Baba’nın” da söylediği gibi “Hayat tesadüfleri sever.”…
 
Sezgin, turne için Almanya’dadır. Hardcore punk hareketinin önde gelen isimlerinden Earth Crisis konserindeyken Azer Bülbül’le rastlaşması bu güzel tesadüfün hikâyesidir. Erhan’la yaptıkları çoğu rakılı gece, sonunda muhakkak Azer Bülbül’e bağlanır…
 
Erhan Kabakçı, Türkiye’deki birçok black metal grubunun prodüktörlüğünü yapmış biri. Kadıköy’deki Jamsession stüdyolarının sahibi ve ses mühendisi. Prodüktörlüğün ötesinde metal / core müzik icra ediyor. Onun deyişiyle Azer Bülbül, “Dinledikçe içine çeken karadelik.”…
 
Bu uğurda oldukça zorluklar çekmiş Erhan. Sonu şafağa varan gecelerde hep Azer Bülbül dinlermiş. Hatta çoğu zaman, “Abi, bunu dalgasına mı dinliyorsun? Yoksa ciddi mi?”, “Bu adamda ne buluyorsun?” gibi söylemlere maruz kalmış… Zaman zaman Kadıköy’deki öğrencilerine dinletiyor ve onların da bu müzikten etkilendiğini ekliyor.
 
Erhan, Fikirtepeli olmasıyla birlikte aslen Adanalı. Azer Bülbül’ün albümlerini yıl yıl, şarkılarınıysa söz söz aklına kazımış. Bu onun için bir yaşam koridoru. Bir zamanlar Süreyya Operası’nın karşısındaki “nezih” apartmanlardan birinde ikamet ediyormuş. Sevgilisinden ayrıldığı bir gün yine Azer’e sığınmış. Alkolün etkisiyle mi, Azer’in sesindeki coşkudan mı bilinmez, soluğu balkonda almış ve haykırmış; “Uyanın ulan şerefsizler!”. Zamanla bu da tekrarlanan bir eylem hâlini almış. Hatta bir gece yine son ses “Bu Gece Karakolluk Olabilirim” açıkken Erhan hiç yorulmamış, polisler onun ayağına gelmiş.
 
Karşımızda Doom tişörtü olan bir adam var ama Azer’in ağzından düşürmediği “anam babam” lafını sıkça kullanan bir adam bu. Facebook’ta “Zalımlar” grubu kuracak kadar, hatta ailesiyle bu uğurda ters düşecek kadar Azer sevdalısı.
 
Düştü demek doğru olur mu bilinmez ama Azer Kadıköy’ün meşhur Pavyonlar Sokağı’nda sahne aldığında, ya da İzmit’te konser verdiğinde hep onu dinlemek istemiştir fakat çekinceleri buna izin vermemiştir. Aslolan başkadır Erhan’ın hikâyesinde. Lana Del Rey konserinde ses mühendisliği yaptığı sırada, sahnenin arkasında rodilerle birlikte oturup Azer dinlemesinin de ötesinde bir hikâye.
 
2003’te bayram vesilesiyle dayısını ziyaret etmek için blues gitaristi kardeşiyle Karabük’e giderler. Oranın popüler mekânlarından biri olan Polo Bar’da, tamamen duygusal olarak sahne alacaklardır. Ekmeğini yemiş Türkçe Pop parçaları eşliğinde, sahnede doludizgin çalan “Kabakçı kardeşleri” orada ufak bir de sürpriz beklemektedir. Sezen Aksu’dan Sarışınım çalmaya başladıkları sırada içeriye zil zurna sarhoş bir adam, yanında menajeri ve bayağılıkları her mesafeden belli olan üç-dört de kadın girmiştir. Erhan’ın ilk baktığında aklında kalan ise kadınlardan birinin kolunda yazan “Zalim” dövmesi ve menajerin sivri burun ayakkabısı olmuş. Kabakçı kardeşler bu durumu fırsat bilip iyi de kullanmış, gerçi şimdi, Erhan yaptıklarını “denyoluk” olarak nitelese de, o gece Azer Bülbül’ü selamlayıp sahneye davet etmişler. Hemen ardından ise menajeri önce icazet alıp, Azer Bey’in hangi parçayı okuyacağını fısıldamış. Çok geçmeden Erhan ve Eren kardeşler kendilerini Bülbül’le aynı sahnede bulmuşlar.
 
Azer titreyerek “Nereden Bileceksiniz?”i seslendirirken, menajeri garsonlara her masaya tepsiyle dağıtılmak üzere rakı siparişi vermiş. O gece Azer Bülbül öyle memnun olmuş ki, Kabakçı kardeşlerin uyumundan dolayı onlara turne teklifi edip, masasına geçmek üzere sahneden ayrılmış.
 
İşte asıl olaylar da bundan sonra başlıyor. Azer Bülbül’ün cebinden çıkardığı esveti yakmasıyla ortam buz kesmiş ama garsonların babaya olan saygısından, o an kimse ses çıkartmamış. Akabinde foto-muhabirleri mekâna girmiş ve izin istemeksizin fotoğraf çekmeye çalışmışlar. Ricalar restleşmeye, restleşmeler ise tehditlere dönerken menajerin garsonlara işaret etmesi sonucu hiddetli bir kavga çıkmış. O esnada Eren soluğu sahnede alarak gitarla country-vari bir ritim tutmaya başlamış. Erhan ise bu durumu vazife bilip, gitarını bırakıp, sevdiği adam uğruna kavgaya girmeyi göze almış. Tam da bu sırada foto-muhabirleri deklanşörle yakın temas içindeymiş ve ertesi gün “İHA muhabirlerine çirkin saldırı” başlığıyla, haberlere sadece Erhan’ın yer aldığı görüntüler servis edilmiş. Bayram sabahı kahvaltısında pek de sindirilecek görüntüler değilmiş tabii bunlar. Elbette beklenildiği üzere turne hayalleri de suya düşmüş...
 
Full faça metal bir adamın ortaokul yıllarında dinlediği Ben Babayım albümü ile başlayan serüvenin buralara kadar gelmesi, yaşayarak görebileceğimiz şeylerden değildir. tunclarburak@gmail.com