HAYALİMİZ BİR FİLM YAPMAKTI


Röportaj: Utkan Çınar

Memleketin en tanınan çizgi roman kahramanlarından Kötü Kedi Şerafettin’in hikâyesi Anima İstanbul’dan Mehmet Kurtuluş ve Ayşe Ünal’ın elinde elli ağızlı bir animasyon filme dönüştü. “Yetişkinler için Animasyon Film” sloganıyla yola çıkan bu bağımsız yapım, gayet iyi işçiliği, taviz vermeyen tarzı ve güzel karakterleriyle üst kalite bir çalışma. Filmin yönetmenleri Mehmet Kurtuluş ve ne kadar bizle çok kalamasa da Ayşe Ünal’la işin hikâyesini, animasyonun zorlukları ve keyiflerini konuştuk.


Geçen günkü gösterimde şakayla karışık gibi “10 yılda çektik,” dediniz. Gerçekten o kadar uzun süren bir proje mi oldu? Biraz hikâyesinden bahseder misiniz?
Ayşe Ünal: Bayağı doğru. (gülüyorlar)
Mehmet Kurtuluş: Biz bir animasyon filmi yapmak istiyorduk. Onun için organize olmuştuk. Reklam filmleri yaprak yaşıyoruz ama hiçbir zaman bir reklam filmi ekibi kadar dar olmadık. Her zaman bir film yapmak üzere, bir animasyon stüdyosu olarak var olmak için normaldeki ihtiyacımızdan hep daha kalabalık bir ekip olduk. Hayalimiz de film yapmaktı. 10 yıl öncesi, 3D animasyon sinemasının yükselmeye başladığı zamanlardı. Pixar dışında Disney, Dreamworks de filmler yapmaya başlamıştı.
AÜ: Bir sürü taklit film de çıkıyordu. İspanya’da Fransa’da Amerikan işlerine benzeyen filmler yapıyorlardı.
MK: Ama hep o Amerikan çocuk sinemasının dümen suyundan giden formüle filmler yapılıyordu. Biz de öyle bir şey yaparak yok olacağımıza karşısında daha sert, sağlam durabilecek ne yapabiliriz diye düşündük. Daha kült, daha köşeli bir şey tercih ettik fark edilmek için. Kötü Kedi Şerafettin de bunun için çok idealdi. Herkesin bildiği, marka olarak tanıdığı, kabul ettiği, bağrına bastığı bir kedi. Karakter tasarımının özgünlüğü, tersliği, sertliği ve sonunda evrenselliği… Herkesin hayatında bir kötü kedi Şerafettin var. Herkes mutlaka diğerlerinden ayırdığı, partal bir erkek kedi biliyordur. Bülent’i (Üstün, Şerafettin’in yaratıcısı) ikna edemedik önce. Sonra ilk teaser’ları yaptık ve ikna oldu. O zamanki bütçesi bugünkünden daha büyüktü. Neredeyse iki katıydı. Teknoloji de bu kadar gelişmemişti ve pahalıydı. Ama gerçekçi değildi. Türkiye’deki yapımcıların hepsine gittik herhalde. Herkes fikri çok beğeniyordu ama bütçeyi 6’a 1’ine indirmemizi istiyorlardı ki mümkün değildi. Sonra araya bir boşluk girdi, krizler oldu. Biz çok tecrübelendik. Burada, reklam alanında kamçıyla eğitiliyorsun. Senden çok kısa zamanda, çok ucuza dünya kalitesinde işler bekleniyor. Bu da birtakım buluşlar yapmanı sağlıyor. Biraz da para biriktirdik ve ne olursa diye yola çıktık.
AÜ: 2011’de Bülent ile ilk mail’leşmelerim oldu. Ben de o zaman girmiştim ekibe.
MK: Senaryo problemimiz vardı. Biz uyarlama olsun istiyorduk ama hiçbir hikâye bir film etmiyordu. 1. kitaptan 4 tane hikâyeyi kullandık biz de. Episodik duyuyordu, tüm hikâyeyi kuramıyorduk. 2011’de tekrar yazmaya başladığımızda 200 sayfaya yakın bir senaryo çıktı ortaya. Sonra 80 sayfaya, 300 versiyonda düştü.
AÜ: Bülent’in çalışma tarzı da değişik. İlk başta yazmıyor, kafada hepsini toparlıyor. “Ben hazırım,” dedi, geldi ve 4 saat boyunca başından sonuna oynadı filmi diyaloglarıyla. Ama çok yetenekli bir yazar olsa da sonuçta senarist olmadığı için gene bir yerde tıkandık. Sonra Levent Kazak’a danışmaya başladık. Ama o kadar çok soru sorduk ki adamcağız yazmaya başladı. O da senaryo ekibine dahil oldu. Mayıs 2012’de de ön yapım başlamış oldu. Kocaman bir ekip çalıştı ve full CG (computer generated) bir film oldu.

İlk tercihiniz Şerafettin miydi?
MK:
Biz çizgi romanı çok seviyoruz ve Türkiye’de çizgi romanın önemine inanıyoruz. Bu bizi çok heyecanlandırıyor. Abdülcanbaz’ı yapmak istedik uzun süre. Stop-motion olarak yapacaktık. Hatta küçük heykellerini bile yaptık. Sonra stop-motion’ın zorluğu, telifleriyle ilgili sorunlar derken olmadı. Benim kişisel mail adresim Vakur Barut. Ayşe de ben de hastasıyız onun. En çok uyarlamak istediğimiz işlerden biri. Epey de kafa patlattık. O da durdu. Erdil Yaşaroğlu’yla çalıştığımız çocuk filmi projemiz de var.
AÜ: Ama Kötü Kedi ilk film olarak ruhuyla ısrarcıydı. Olmadı proje, yattı diye düşünürken o hep bir yerlerden kafasını çıkarıyordu.
MK: Onu yapmadan başka bir şey yapamayacaktık.

Vizyonda yaş sınırlaması konusunda bir sorun oldu mu?
MK: 13-15 yaşındakiler yanlarında bir yetişkinle girecekler. +18 işinden biz de bayağı korktuk.
AÜ: Çizgi film olduğu için korktuk.
MK: Bizim bildiğimiz zaten 2 tane film almış +18. Biri, bir nemfomanyağın hikâyesini anlatan Çekmeceler, diğeri de Onur Ünlü’nün İtirazım Var’ı, ki onu daha sonra geri aldılar. Üzüldüğüm bir şey; biz bir yandan Şerafettin’in hayran kitlesini hiç üzmeyecek bir film yaptığımızı düşünüyoruz. Şerafettin’in dişini çekip bir çocuk filmine dönüştürmeye kalkmak salakça bir projedir. Zaten çekmezdik. “Ticari kaygılarla Garfield gibi yapacaklar,” diye yazıldı çizildi. Bunu yazanlar 12-13 yaşında Şerafettin’in tüm sertliğiyle okudular ama şimdi de 18 yaşından küçükler seyretmesin istiyorlar. Aslında ergenken kapına “girilmez” yazdığın, birey olmaya başladığın dönemin bir karşılığı var Şerafettin’de ve şu an o yaştakiler bilmiyorlar. Onlarla da tekrar tanıştıracağız diye düşünüyoruz.

İlgi göstereceklerini düşünüyor musunuz?
Düşünüyoruz tabii ama şu an o yaştakilerin çizgi filme bir tepkileri var. Çocuk işi olduğunu düşünüyorlar. 20’sini geçince belki öyle düşünmüyor insanlar. Biz de bu iletişimi düzgün kurmak ve bu işin bir çocuk işi olmadığını söylemeye çalışıyoruz.

Diyaloglar oldukça doğal duyuluyor. Özellikle argo -ki maalesef sadece kahkaha almaya dayanan bir argo kullanımı yaygın memlekette. Yazması kolay olmasa gerek. Üstün ve Kazak mı yazdılar hepsini, yoksa seslendirenlerin de katkısı oldu mu? Doğaçlamaya yer verdiniz mi?
Biz aslında daha fazla doğaçlama yaparız diye düşünmüştük ama stüdyo ortamında bu o kadar da kolay değil. Olmadı mı, oldu ama en zorlandığımız yerlerden biriydi. Son ana kadar sürekli değişti metin. Levent’i de Bülent’i de delirttik. Çünkü karikatürün o konuşma balonlarındaki veya bantlardaki metni koyduğunuzda olmuyor. Biz hayatta öyle konuşmuyoruz. Dublajda da üstünden sık sık geçtik. Seslendiren arkadaşlara dedik. Bu kediyi biz ne kadar gerçek ve utanarak söylüyorum “samimi” kılarsak o kadar güçlü olacak. Karikatür hayvan sesi yapmamaya ya da azaltmaya çok çalıştık.

Yaptığınız tarzdaki 3 boyutlu animasyon sinemasının ortaya çıkışı çok yeni sayılır çizgi film ve stop-motion mantığına göre. Esinlenilecek çok daha fazla bir tarih yok ortada. Gene de Şero’yu yaparken estetik açıdan etkilendiğiniz, aklınızda bir köşesinde olan çalışmalar var mıydı? Ne kadar özgün olabiliriz diye kendiniz zorladınız mı?
Özgünlük projenin kendisinde var, o yüzden bunun için çaba göstermemiz gerekmedi. “Öyle olsun” değil de “şöyle olmasın” diye yaklaştık. Böyle pastel, şeker gibi bir dünya olmasın. Blok blok evler, pembe bulutlar, stilize tatlı tiplerin olduğu bir dünya olmasın. Temiz olmasın, pis olsun. Birkaç bin fotoğraflık bir referans albümümüz var. O sokaklarda dolaşıp çektik onları. Bu fotoğraflarda da binanın en saçma yerinde, 3. katında açılmış bir kapı var mesela. Üstüste konmuş antenler, onların arasında geçen doğalgaz borusuna yapıştırılmış klima… Hiç konulamayacak bir yerdeki çöp kutusu… Buradaki o dokuyu aradık. Artistik olarak bir şeyleri referans almamız gerekmedi. Sokağı referans aldık. Tekrar izlemenin de öyle bir değeri olacaktır. İlk seyrettiğinde görmediğin bir sürü ayrıntıyı görebileceksin. Onlarla çok uğraştık. Biçim olarak hepsinin dışında durmaya çalıştık ama sinematografisi ve hikâyeyi anlatma biçimiyle iki tane referansımız oldu. Bunlardan biri Rango. O da yaşı tam net olmayan, oyunculuk üstüne kurulu bir film. Müthiş bir sinematografisi var. Diğeri de Ratatouille. Görüntü Yönetmenimiz Barış Ulus ile, ki burada ekibe sinematografi dersleri de verdi, izledik ve onun da fark ettiği üzere animasyonun sinematografisi normal sinemaya göre daha muhafazakâr, daha klasik. Bu referanslardan fazla numara yapmama fikrini aldık. Estetik birtakım numaralar, abartılı kamera hareketleri gibi şeyleri yapmama kararını vermemizi sağladı.

Biraz da işin mutfağına girelim isterim. Filmin sonunda bayağı uzun bir animatör listesi vardı. Kaç kişi çalıştı bu iş için.
40 tane canlandırmacı çalıştı. Toplam ekip ise 120 kişi. Sizin gördüğünüz liste biraz uzun. Birden fazla görev aldık filmde hepimiz. Ama 120 kişi de Türkiye için çok güzel bir sayı. Bu kadar CG artist var mı derseniz, var ve hepsi kahramanlar.

Her karakter için spesisfik bir canlandırmacı mı kullandınız? Animasyon yönetmenliğinin nasıl bir farkı var? Mesainiz nasıldı?
Bizim bir karakter tasarım ekibimiz, bir de model ekibimiz var. Organik model ve model olarak ikiye ayırırız. Modelleri, binaları vs. başka, organik karakterleri başka bir ekip yapar. Karakter ekibimiz 4-5 kişiden oluştu. Biz bir takımız ve bu işi beraber öğrendik, beraber yaptık. Animasyon yönetmenliği ise bambaşka bir şey. Her yönetmen hayatında bir kere bir animasyon filmi yönetmeye kalkmalı. Müthiş bir tecrübe. Ondan sonrası artık ayaklarından ağırlıkları çıkarıp koşmaya benziyor. Her aşamayı, her karakterin dişinin kırığını bile onaylamanız, yönlendirmeniz gerekiyor. Bütün aşamalarda bilfiil olman gerekiyor. Oyuncular prova yaparken sen de kafanda dekupajını yaparsın. Burada oyun yok, oyuncu yok. Birtakım kibrit kutularını ittirip kattırıp mizansen yapmaya çalıştık. Her gün her şeye baktık. İki yönetmen olmamızın avantajı da oldu. Normalde yılda 25-30 reklam filmi yapan bir yönetmenim, bu süreçte asla 5-6 işten fazlasını çekemedim.

Mayıs 2012’de başladık dediniz. Herkesin mesaisi ne kadar oldu bu süreçte. Bir de böyle bir iş yapmak isteyenin önüne neler çıkacak, biraz da bunlara değinebiliriz.
Biz tam bir örnek sayılmayız aslında. Genç de sayılmayız. 20 yıllık bir stüdyoyuz. Bir taşı yerinden oynatmak için malzemesi güçlü bir görsel iş yapmaya çalıştık. Artık teknoloji öyle ilerledi ki, eskiden hayal edemediğimiz işleri evdeki kişisel bilgisayarlarımızda yapabiliyoruz. Waltz with Bashir mesela, 6 sene sürdü ama 2 kişi yaptılar. Full 3D CGI (computer
generated imagery) bir iş ise bir takım işi. 3D yazılımları biraz zorlu yazılımlar. Ortalama kullanıcılar her modülünü açıp bir şeyler yapabilir. Bir sürü malzemeyi biraraya toplayıp onları yürütmek çok zor. Orada başka bir tecrübe gerekiyor. Esas olan fikirdir. Ne teknoloji, ne para, ne de kalabalıktır. Çok basit fikirle yapılmış bir çizgi film de 150 milyon dolarlık bir filmin karşısına kaçırıp başarılı olabilir. Richard Williams diye çok ünlü bir animatör var. Onun profesyonellere animasyon workshop’una katılmıştım. Bir lafı var. İngilizce söyleyeceğim: “Keep It Simple Stupid (KISS)”. (Basit tut, aptal) Basit tutmak, boyundan büyük işlere kalkışmamak. Aksi takdirde işi hayata geçirebilmek yerine onun zorluğu altında eziliyoruz. Ne kadar basitleştirirsek, fikrimizi o kadar geliştirme şansımız olur.

Peki tüm tecrübenizle şunu der misiniz: İyi ki 10 yıl önce kalkışmamışız da şimdiki tecrübe ve teknolojik kolaylıklarla yaptık bunu diye?
Kesinlikle derim. İk teaser’lar var youtube’de; silmeye çalışıyoruz ama geri geliyorlar (gülüyor) O zaman çok daha basit, 2 boyutlu, çizim gibi gözüken bir iş yapmaya çalışıyorduk. Şu anda çok eski kalırdı. İyi ki de olmamış, zaten büyük olasılıkla kalkışsaydık da bitiremezdik, batardık.

Kaça mal oldu peki size?
Rakamı vermek istemem ama şöyle anlatayım; Berlin’de filmin uluslararası satış işleriyle uğraşırken daha ilk dağıtımcı bize dedi ki “Benle çalışmayacaksan bile markette bu rakamı telaffuz etme. 5-6 katını söyle. Sahtekâr gibi durursun.” Avrupa’da orta küçük ölçekli bir film 20 milyon euro’lara çıkabiliyor. Amerikan ortağı olursa 40-50 milyon euro’lara kadar çıkıyor. Pixar’da 200 milyon dolar olabiliyor mesela. Amerikalılar çok pahalıya geldiği için artık filmleri Avrupa’da, İspanya’da vs. yapmaya başladılar. Minions iyi bir örnek. İlk filmi olan Despicable Me 80 milyon’a yapılmışken aradan yıllar geçtikten sonra Minions Avrupa’a 20 milyon’a yapıldı. Gene de bizim konuştuğumuz rakamların gayet üstünde.
Yurtdışına açılma konusu ne âlemde? Oldukça sert ve gayet yerel de bir hikâye var burada. Asıl ilgiyi böyle işlerin çekebileceğini düşünüyorum.
Geçen sene 6 dağıtımcıdan teklif geldi. Biriyle anlaştık. Animasyon kalitesine vuruldular. Markette 100-150 tane animasyon film vardı ve hepsi birbirinin aynıydı. Sudan çıkmış balık dedikleri, bir çocuğun birey olma yolundaki hikâyeleri diye… Sordukları ise “Bu yetişkinlere yönelik bir animasyon filmi ama biz bunu kim satacağız?” Bunun da bir tane cevabı var. Ted’i, South Park’ı kimler seyrediyorsa onlar seyredecek. Kült bir film bu. Orada karşılığı sınırlandırılmış seyirci. O kült rafının bir tüketicisi var ve o tutkulusuna ulaşsak yeter. 50’den fazla ülkede gösterime girebilsek. Amerika’da 100 bin, Almanya’da 20 bin seyretsin ama bunları topladığınız zaman Türkiye’de 2-3 milyon kişinin seyretmesinden daha büyük bir kitle demek. Biz uluslararası markette bir aktör olmak istiyoruz ve bunu yapabileceğimizi düşünüyoruz. Bizde bu cesaret ve bilgi var. Amerika’da indie bir yazar birisini buldu bizim uluslararası dağıtımcımız. Adaptasyonunu ona yaptırdı. Daha da sert oldu belki. Oradaki teaser mesela ot içme sahnesiyle başlıyor. Louie C.K. seslendirebilir, onla görüşülüyor şu anda.

Gelecekte neler var?
Filmler yaparak yaşamak istiyoruz. Tek isteğimiz var izleyiciden, bize bir film yapma imkânı daha versinler. Para kazanmamız gerekmiyor ama batmazsak bir film daha kesinlikle yapacağız. Mutlaka bir çocuk filmi yapacağız. Şerafettin’in 2. filmini yapacağız. Biraz da izleyicinin tepkisini görmek istiyoruz. Biraz daha günümüzde geçen bir hikâye çekmek isteriz. Bülent’in çok güçlü temaları var. Mizah da değişti. Dil de değişti. Biz bu filmi yapmaya başlarkenki ülkeyle bugünkü ülke birbirine benzemiyor. Biz çok emindik bir içki markası bize sponsor olacak diye. İçinde bir tane politik cümle olmayan film duruş olarak politik oldu. khgv@hotmail.com