London Spy (2015)


Murat Kızılca
Tom Rob Smith, 2008 tarihli ilk romanı Child 44’u, Rostov Kasabı olarak da bilinen, gelmiş geçmiş en acımasız seri katillerden Andrei Chikatilo’nun hayat hikâyesinden esinlenerek yazdı. Birçok ödül alan roman, geçtiğimiz sene aynı isimle sinemaya da uyarlandı. Daha sonra üç roman daha yazan üretken yazar, 2015’te BBC için bir mini dizi senaryosu kaleme aldı: London Spy.

Her biri yaklaşık bir saat süren beş bölümden oluşan London Spy, 9 Kasım-7 Aralık 2015 tarihleri arasında BBC Two kanalında gösterildi. Dizinin yönetmenliğini ise her daim X-Files’ın Scully’si olarak hatırlayacağımız Gillian Anderson’ın başrolünde yer aldığı The Fall’un (2013) ilk sezonunu da yöneten Jakob Verbruggen üstleniyor.

London Spy’ın (Londralı Casus) ismine bakarak bir casus dizisi olduğunu düşünebilirsiniz. Ama öyle alışılageldik bir casusluk öyküsü yok karşımızda. Bütün olan bitene hâkim casuslar, amirler ya da yöneticiler cephesinden değil de operasyonlara istemeden maruz kalan sıradan bir adamın gözünden bakıyor. Biraz zorlarsak, standart bir Alfred Hitchcock karakteri olarak yaftalayabileceğimiz Danny, büyük bir depoda işçi olarak çalışan, geleceğe ait planlar yapmaktan uzak, gece kulüplerinde sabahlamaktan hoşlanan, alkol ve uyuşturucu ile haşır neşir, eşcinsel bir gençtir. Gene amaçsızca alkol ve uyuşturucuya boğulduğu bir gecenin sabahında, bir köprünün üzerinde yığılıp kalmışken, sabah koşusunu yapmakta olan biriyle karşılaşır. Birbirlerinden ilk bakışta etkilenen iki genç adam, birlikte olmaya başlar.

İlk bölüm daha çok iki adamın arasında gelişen aşk öyküsüne odaklanıyor. Danny, sorgusuz sualsiz kendini Alex’e teslim eder, belki de çok önemsemediği hayata tutunmak için aradığı dalı bulduğunu düşünür ve sıkı sıkıya sarılır o dala. Genel olarak tamamen zıt özelliklere sahip iki karakterin, mıknatıs gibi birbirini çektiğine inanılır ve niyeyse bir nevi ideal aşk ilişkisinin tarifi olarak gösterilir kimilerince. Danny ve Alex arasındaki zıtlıklar da altı kalınca çizilerek gösteriliyor. İki adamın uyumlu ilişkisi sekiz ay kadar sürer. Sonra bir gün Alex ortadan kaybolur.

Alex’in kendisini terk ettiğini düşünen Danny yıkılır. İki hafta sonra gizemli bir şekilde elde ettiği anahtarlarla Alex’in evine girer ve korkunç bir manzara ile karşılaşır; Alex öldürülmüştür. Ama Danny’yi daha da sarsan şey, sekiz aydır beraber yaşadığı adam hakkında aslında hiçbir şey bilmediğini öğrenmesi olur. Alex’in gerçek ismi Alistair’dir ve MI6 için çalışan bir casustur.

Dizinin bundan sonrası baş zanlı konumundaki Danny’nin, Alex’in şüpheli ölümünün ardında yatan gerçekleri aydınlatmak için gücü yettiğince ama inatla çabalamasını anlatıyor. Ona bu zorlu mücadelede, her başı sıkıştığında yardımına koşan, bir nevi baba figürü yerine geçen Scottie, Scottie’nin öğrencilik döneminden yakın arkadaşı Claire ve Alex ile ortak projeler yürütmüş hocası Prof. Marcus Shaw eşlik ediyor.

London Spy, aynı çift taraflı bir ajan gibi iki farklı kulvarda at koşturan bir yapıya sahip. Merkezinde basit bir kriminal olayın etrafında, hâkim güçler tarafından oluşturulan gizem bulutlarını dağıtmaya çalışan sıradan karakterlerin nafile çabası yer alıyor. Bu yönüyle herhangi bir casusluk dizisinin olağan klişelerini kullanıyor kullanmasına ama mevzuya, alışılagelenin aksine, tersten bakarak bir farklılık yaratmayı da başarıyor ve Alfred Hitchcock’un gizem filmlerinin şablonuna yakın duruyor. Diğer taraftan Danny, Scottie, Claire, Marcus ve hatta dedektif Taylor ve Frances karakterleri ile toplum içerisindeki statümüz ve gücümüz ne olursa olsun hâkim güçlerin gözünde rahatça harcanabilecek birer piyondan fazlası olmadığımızı imliyor.

Danny rolünde izlediğimiz Ben Whishaw, Patrick Süskind’in Koku isimli romanından uyarlanan Perfume: The Story of a Murderer (2006) ile tanınmıştı. Sonrasında James Bond serisinin Skyfall ve Spectre ayaklarında Q rolü ile ününü iyice pekiştiren Whishaw, geçtiğimiz senenin önemli filmlerinden The Lobster, Suffragette, The Danish Girl ve In the Heart of the Sea’de de rol aldı. Dizide ayrıca ketum anne Frances rolünde usta oyuncu Charlotte Rampling ile Londra’nın forslu torbacılarından Rich rolünde fenomen dizi Sherlock’un Mycroft Holmes’u Mark Gatiss yer alıyor
.
Tom Rob Smith, iddiaları reddedip tamamen kurgu bir eser vücuda getirdiğini savunsa da, senaryoyu yazarken 2010 yılında yaşanan gerçek bir olaydan fazlasıyla beslenmiş gibi görünüyor. İngiltere’nin GCHQ (Government Communications Headquarters) isimli istihbarat ve güvenlik biriminde görevli Gareth Williams isimli bir ajan, Londra’daki güvenli evlerden birinde ölü bulunur. Doğal olmayan yollardan öldüğü kesin gibi görünen Williams, büyük ihtimalle öldürülmüştür ama polis, Williams’ın ölümünün intihar ya da kaza olduğu sonucuna vararak dosyayı kapatır. Ailesinin itirazlarına ve bulunan yeni delillere rağmen sonuç değişmez. Ancak 2015 yılında ilginç bir gelişme yaşanır. İngiltere’ye iltica eden Boris Karpichkov isimli eski bir KGB ajanı, Williams’ın ölümünden Rus istihbarat teşkilatlarından SVR’nin sorumlu olduğunu açıklar. Tabii ki Smith, senaryoyu yazarken olayın bütününü kullanmış değil ancak Williams ile Alex karakterinin ölü bulunma şekilleri ile olayın akabinde polisin takındığı tavır arasında tesadüften öte benzerlikler bulunuyor.

London Spy, farklı izleyici gruplarının ilgisini üzerinde toplayabilecek güce sahip, BBC dizilerinin kalitesinden taviz vermeyen, zeki senaryosuyla merak duygusunu kaşıyan sırlarını finale kadar korumayı başaran, karakter odaklı bir mini dizi. Tarifin içeriklerinden hoşlanacağını düşünenler kaçırmasın. mkizilca@gmail.com