FASILA


Nazlı Kalkan

“Sen kimsin?” diye sordu tırtıl. Alice, biraz utanarak “Ben, ben şimdi pek bilmiyorum bayım, en azından bu sabah kalktığımda kim olduğumu biliyordum ama galiba o zamandan bu yana o kadar çok değiştim ki.” (*)

Serin bir sonbahar gecesi, gecenin en siyah olduğu bir zamanda, karanlık odasında, odanın dağlara bakan penceresinin dibindeki yatağında dönüp duran adama bakın. Adam yatağında bir o yana bir bu yana dönüyor. Bir sebebten dolayı huzursuz olmalı. Dün gece de aynı şekilde dönüp duruyorken yatağında, karnından gelen gürültülere uyandı. Sanki birisi karnında tabak kırıyordu. Soluk borusundan yukarıya doğru bağrışma sesleri yükseliyordu. Adam gürültülere dayanamayıp, yatağından doğrulup oturdu. Pijamasını üzerinden sıyırıp karnına doğru baktı.

Karnına baktığında adam karnında iki adam gördü. Karnındaki iki adam tahta küçük eski bir masanın başına oturmuş bağırarak -doğrusu ikisinden sadece bir tanesi bağırıyor diğeri de inildeme gibi sesler çıkarıyordu- tartışıyorlardı -doğrusu ikisiden biri söyleniyor diğeri de inildeme gibi sesler çıkartıyordu-. Söylenen şişman, kel ve terli adam elindeki mendiliyle alnındaki terini silerken bir taraftan masanın üzerindeki yapılacaklar listesini hızlıca okumaya çalışıyor, telaş içinde ve feryat edercesine bağırıyordu: “Geç kaldık, geç kaldık, kimse kalmayacak, mahvolduk!”

Öfkeyle yapılacaklar listesinin yazılı olduğu kağıtları yerlere saçtıktan sonra yine telaşla sağa sola doğru koşmaya çalışırken etrafta üst üste dizilmiş olan porselen tabaklara çarparak, tabakların kırılarak saçılmalarına sebep oluyordu. Tabaklar kırılıp etrafa saçıldıktan sonra bu kez de tabakları toplamak için uğraşıyordu. Ne zaman ki birazcık daha ileri gitmek isterse, sağ ayak bileğine bağlanmış bir halat yüzünden tekrar takılarak yere düşüyordu. Halatın diğer ucu masada hareketsiz oturan diğer adamın sol ayak bileğine bağlanmıştı. Halatın diğer ucunun sol ayak bileğine bağlı olduğu, masanın başında hareketsiz oturan, esmer, cılız adam, şişman adamın telaşına dalga geçer gibi bakıyor ve yerinden hiçbir şekilde kımıldamıyordu. Şişman adam, bu hareketsiz adam, yerinden kalkmadığı sürece halata takılıp düştüğü için daha ileriye gidemiyor, düştükçe de telaştan ve sinirden saçlarını yoluyordu.

Doğrulup yeniden oradan oraya koştururken söylenmeye devam ediyordu. “Bütün işleri bitirmek lazım, yetişemeyeceğiz, bilinmesi gereken bir yığın şey, okunması gereken onlarca kitap, kazanılması gereken para, edinilmesi gereken bir çevre lazım, olmuyor bir türlü yetişemiyoruz, hiç zaman kalmayacak, deneyimleyemeyeceğiz, yaşayamadan öleceğiz, o gün geliyor, geç kaldık ,geç kaldık!” Bir yandan eline geçirdiği kırbacı hareketsiz oturan adamın kafasında şaklatıyordu. “Kalk diyorum sana kalk!” Hareketsiz oturan adam şişman telaşlı adama her gün aynı şeyi konuştuklarından dolayı sıkılıp sıkılmadığını sorduktan sonra, “O gün gelecekse gelecek, ne de olsa hepsi sonuçta yok olacak, şu tabakları üst üste dizmeye ne gerek var?” dedi. Şişman adam telaşından olsa gerek, çok tuhaf davranıyordu. Bir yandan soluk borusuna doğru bakarak diz çöktü, “Efendimiz ne olur bir kaç saat daha...” diye yalvardı. Yalvarışına hiç cevap gelmedi. Umutsuzca ağlamaya başladı. Hareketsiz oturan cılız adam, umutsuzca ağlayan şişman adamın ağlamasının tesiriyle elim bir suçluluk hissetti. Yerinden doğrulacak gibi olsa da “Bu elim suçluluk ve kederle de hiçbir şey yapılmaz,” dedi. “En iyisi uyumak, uyansam da hiç kımıldamadan etrafa bakınmak, kolunu bile kaldırmamak... Bu suçlululuk ve kedere dayanabilmek için hiç hareket etmemek en iyisi,” dedi. Tekrar yerine oturdu.

Karnından gelen bu sesleri bir müddet dinleyen adam iyice huzursuzlandı, karnı ağrımaya başladı. Banyoya gidip yüzünü yıkadı. Banyodan karnını tutarak ve titreyerek, iki büklüm bir halde dışarı çıktı. Küçük tahta masasının başına oturdu. Bir müddet öğürdükten sonra bu karın ağrısından dolayı uyuyamayacağını anlamıştı. Masanın üzerindeki mumu yaktı. Defterden bir sayfa açtı. Sayfanın başına bir yıldız çizdi. Yıldızın kuyruğundan satırın sonuna doğru bir doğru çizdi.

Adamın çizdiği şu yıldıza bakın. Yıldızı çizdiği an, az önce var olan ve şimdi olmayan biraz önceyi temsil ediyordu. Şu an için şimdi bir yıldız çizmiş olsaydı; yıldızı çizmesinin tamamlandığı o an, o yıldızın çizildiği an var olan ve fakat şimdi olmayan biraz önceki anı temsil edecekti. Uzun uzun yıldızın altına hangi anı yazacağını düşündü. Sonunda yıldızın altına “şimdi var olmayan biraz önceki an” yazdı. Biraz önceki anı temsil eden ilk yıldızın kuyruğundan çıkardığı doğru parçasını satırın sonuna kadar uzattı ve satırın sonuna bir yıldız daha çizdi. Bu yıldız da öldüğü anı temsil ediyordu. Öldüğü anın olduğu gün için yapılması gerekenleri düşününce o günün en önemli olayının ölmek olduğunu, yapması gereken daha önemli hiçbir şey kalmadığını fark edince üzerine kısa bir zaman bir rahatlık çökse de; neden sonra hemen ruhunu bir huzursuzluk sardı. Şimdi var olmayan biraz önceki an ile öleceği an arasında kalan zamanını temsil eden doğru parçasına baktı. Zahiri bir ibrenin milimetrik hareketlerle satırın sonundaki yıldıza doğru an be an uzandığını gördü. Bu şekilde düşünürken saatler birbirinin ardı ardına geçmiş, gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı.

Odanın penceresinden görünen büyük dağların ardından güneş usulca yukarı doğru çıkıyordu. Adam masasından kalkarak pencereye doğru yöneldi, camı açtı. Sonbahar sabahının soğuk havası ellerine ve yüzüne değiyordu. Sabahın ilk saatlerinde uyanan kuşların seslerini dinledi bir müddet. Çok uzaktan, ıssız ormandan gelen köpek havlamasının sesi oradaki ıssızlığın ne kadar dayanılmaz olduğunu haber veriyordu. Ve fakat “İyi ki de,” dedi kendisine, çünkü güvenli evinin penceresinden ıssız ormana çok uzaktan ve yukarıdan bakıyordu. Sabah ışığında her şey daha net görünüyordu. Sanki havada öğlen yahut ikindi vaktinden daha az toz vardı. Sabahleyin birileri doğanın parlaklığı ve konstrastı ile oynuyor gibiydi. Dakikalar geçtikçe güneş dağların arkasından daha da yükseklere doğru uzanırken daha da parlaklaşıyordu. Güneş daha görünür hale geldikçe dümdüz bir şekilde bir müddet güneşe baktı. Güneşe direkt bir şekilde bakmak gözleri için çok rahatsız ediciydi. Bu kadar süre güneşe direkt baktığından dolayı gözleri kamaşmıştı. Biraz da üşümüştü. İçeriye doğru yönelip pencereyi kapattığında uzun zamandır günün bu halini görmemiş olduğunu fark etti. Sonra bu saatlerde uyanık olan kişileri düşündü. Hayatının bir bölümünde ya da genelinde bir insan neden gündoğumunu görebilecek durumda tutardı ki kendi günlük akışını? “Kim bilir,” diye mırıldandı kendi kendine. Gözlerinin kamaşmasından dolayı bir müddet odayı tamamen karanlık gördü.

Vücudu yorgun düştü. Yatağına uzandı, bir müddet sonra uyudu.

Telefonda arkadaşı ile konuşan adama bakın, o sabah da -o gürültülü gecenin sonunda, vücudu yorgun düşüp uyuyup uyandıktan sonra- arkadaşını aramıştı. Gece başına gelenleri, rüya ile gerçeği anlatmak istemişti. Arkadaşı başlangıçta dinlemek istememişti söylediklerini, yetiştirmesi gereken işleri vardı, vakti azdı ve fakat adam anlatmak için ısrar etmişti. Arkadaşı böylece hikâyesini sonuna kadar dinlemek zorunda kaldı. Karnındaki iki adamı, onların tartışmalarını, güneşin parlaklığını, ıssız ormanı, kalan zamanını, günün o saatini...

Arkadaşı sonuna kadar hepsini dinledi. “Bence çok saçmaymış,” dedi.

(*) Alice Harikalar Diyarında (Lewis Carrol)

nazlikalkan8@gmail.com