Yok Oluşa Sığınmak, Ne Güzel İbadet


Murat Mrt Seçkin
Geceden günlere, oradan aylara, haftalara, saatler ve dakikalara.

Varoluş sürecinde bir dönem sadece olabilecek hava şartlarından haberdar olup kendini ve yemeğini koruyabilmek adına kullandığımız zaman. Şimdi ise an dediğimiz güzellikleri fizik veya matematikten daha az çekici duran ve etkisi hepsinden öte olan tüketime feda ediyoruz. Çok korktuğumuz ölümü her gün tam da genelin kafamıza soktuğu şekilde yaşıyoruz. Cebimizde veya bilincimizde an ve anlar tutmak bir süre sonra ağır geliyor.

Çocukluk uykusunda bazen dışarıdan müdahale ile ama en çok da gençlik sisteminde sürekli zaman ekonomisinin tacizi altındayız. Daha taptaze yaşlarımızda “bak değerini iyi bil” gibi çoğumuzun büyütmeyip sadece “poff”layacağı tavsiyeler ile dolduruluyoruz. Bize gösterilen işaretler (reklam, eğitim ve halen kullanılabilir, öğütülebilir tazelikteki bedenimize övgüler) -bir mite göre otuzlu yaşların ortasında- gittikçe yok olan o meşhur gençlik enerjimizi sonuna kadar kullanmamızın gelecekteki atıl hayatımızda, geçmiş mutlulukları anarak ayakta kalabileceğimiz iddiasından geçiyor. Yani aslında hep aynı olan zaman her nasılsa gençlikte oldukça hızlı akıp gidiyor, yaşlanınca duruluyor.

Potansiyel müşteri olan bir genç, hızlıca geçecek bu dönemi en iyi şekilde hayatını yaşayarak geçirir. Hayatı yaşamak ne yazık ki o kadar basit değildir. Normal şartlarda hayatı yaşamak için belki de dünyevi ve satın almaya yönelik hiçbir şey yapmamanız gerekebilir. Birey isterse durarak, isterse hareket ederek dilediği kadar atıl ya da tam tersi bir hayat yaşayabilir. Tabii ki var olduğumuz dönemde bu hayatın adı tembellik ve yokluk olarak değişir.

Var olduğunu hissetmen için müzik dinlemen, izlemen, okuman, yazıp, çizmen bile yeterli olabilecekken, an’ın içinde yakaladığın güzelliğin yetersizliği illüzyonunu paket olarak sana sunacaklar. En tatlı seks, en güzel dans, en keyifli tatil, en iyi içki, en maceralı yolculuk ve en acılı aşk sadece gençken sana denk gelebilecek ürünler. Belirlenmiş orta yaş sınırına kadar bunları yaşamaz, bunları yaşamak için gerekli yatırım-harcamaları yapmaz isen orta yaşlarında boş bir makineye dönebilirsin. Eriten, yok eden ve tüketen gençlik, yirmili yaşların sonunda bittiğinde, bundan sonra yapacağın şey o gençliğe tıpkı seni ayakta tuttukları gibi, aynı amaçla hizmet etmektir. Çalışırsın ve artık yaşlısındır. 30 veya altmış, çalıştığın sürece ve kuruya, yaşa karışmadığın sürece ideal bir birey olarak zamanı doğru şekilde tüketmeye devam edersin. Daha da yaşlandığında zaten yapman gereken şey kenara çekilip susmak ve sadece izlemektir.

Sistem için an ve onun birikimleri tehlikeli bir virüs gibidir. Kişide yaratacağı rahatlık ve paylaşım hissi tüketimi, marka merakını, açgözlülüğü ve yetersizlik sendromunu yavaş yavaş yok edecektir. Geriye kalanlar kaybolan vakti için ömrünü çürütmek zorunda kalan insanlar değil, ölümü beklemenin heyecanı ile yaşama sımsıkı sarılan, zamanın var olmasını sağlayan, doğa ve evrene kalbini dönen bir topluma dönüşecektir. An bir şekilde belleklerimize yüklenen onlarca modern korkunun etkisini silecektir. Değer verdiğiniz anların birikimi ve bunları tekrar yaşama isteği, doğru olana, insancıl ve vicdani olana çekecektir. An o kadar kısa bir mutluluk veya heyecan süresini içinde barındırır ki, o kısacık süreye nasıl olur da saatlerce anlatabileceğiniz bir neşeyi ya da umudu koyduğunuzu anlayamazsınız. O anlamama durumu ise an’ı bize ruhani “değer” olarak gösterilen ama artık sadece ekonomik bir birim olan zaman’dan daha el üstünde tutmamız gerektiğini gösterir.

Vakti zamanında MTV’nin cingılları ya da VTR’leri üzerine çok konuşurduk. Aniden başlayan, renklerin, flaşların patladığı, çok hızlı aksiyon görüntüler, animasyonlar. Bu videoların bazıları çok güzel olmasına rağmen video klip mantığına dönüşmesi ve sesi, görüntüyü anlık şoklar ile başka bir yere çekmesi beni hep rahatsız etmiştir. Bahsettiğimiz bu ani ve kısa ataklar bir Napalm Death şarkısının özetçi ve kendinden emin kısalığı ile aynı değildir. Daha çok John Carpenter’ın They Live’ındeki ürkütücü bilinçaltı mesajlarının gizlisi saklısı olmadan hedefe odaklanmış halidir. Yazı bantları, hızlı geçişler, kısa ve kendini tekrar eden sunum metinleri. Hepsi hızlı yaşamanın güzelliğinden dem vurur. Oysa ki atıllığın içindeki kendine özgü hareket sahasının genişliği insanı ağlatacak kadar güzeldir. Sistemin bize verdiği yaşam ömrü aslında Moda’da fahiş fiyata kiraladığını 1+0 ev gibidir. Dar ve kullanışsızdır ama ne önemi var, sonuçta Moda’dadır ve orası güzel bir semttir sanki. An’ların bileşiminden oluşmuş, kendine yarattığın zaman ise kutuplarda koca sonsuzlukta bir kar-buz çölüdür. Hiçlik, hiçbir şey olabilmek, zamanın ve yaşamın temel dayanağıdır.

Bir gün güzel olan her şey bitecek. Peki bu cümle bizi neden üzmeli ki. Zamanın bize verdiği en güzel şey yaşamak, yaşlanmak ve ölmek. İdeal bir insan yaşamının böylesi sade, belirgin ve güzel olması ne hoş.

Bizden istenilen zamanı yaşamak yerine kendi zamanımızı anlar üzerine inşa edebilirsek biliyoruz ki o zaman hiçbir güç insanın sevgisinden büyük olamayacak. Hiç kimse sırıtarak birilerini katletme emri veremeyecek, kimse üzerindeki kıyafete güvenip bir diğerini ezmeyecek ve zamanı gerçekten anlarsak birilerinin tapındığı gücün ne kadar değersiz olduğunu diğerlerine çok daha rahat anlatacağız.

An bir imdat freni olarak hep yanınızda duruyor. Vakti gelince çekin. muratmrtseckin@gmail.com