Zam’An’


Ayşegül Özpınar
Zaman kavramıyla ilgili çok zamandır düşünüyordum ki bu ayın konusu olduğu haberini uçurdu kuşlar. Bilgisayarın başına oturmamla elimin klavyeye gitmesi arasında sancılı süreçler geçirdim. Çünkü öyle bir kavram ki “zaman”, varlık ve onun göstergesi olan hayatla ilgili her şeyde o var; sanki varlık demek zaman demekmiş gibi. Sanki her şey ama her şey, tüm zaman, tek bir anın ağır çekimiymiş gibi... Neresinden tutabilir ki insan bu konunun? Ancak kedideki merak misali, ve artık 9’dan eksik kalan canlarımı keşif uğruna harcamak gibi bir huyum olduğundan, müsaadenizle haddi aşacağım...

Dilde pek çok sır gizlidir. Dilbilim ve etimolojiyle ilgilenenlerin girdikleri sudan çıkmak istememelerinin temelinde, dilin “ontoloji” ya da “varlıkbilim” denilen mecrayla yakından ilişkili olması yatar. Bunu uzun uzadıya burada anlatabilmemiz için dilbilim kuramlarına ve de kognitif bilimine giriş yapmamız gerekir, ki bu pek gerekli olmanın yanı sıra, bu mecranın işi değildir. Ancak tadını almak adına, işin (bence) en can alıcı olan kısmına değinmek niyetindeyim.

En temelinde dil, belli bir düşünce, kavram, duyu veya işlevi simgesel veya göstergesel yolla aktarmaya yarayan araçtır. Aslında düşünce gibi bilincin soyut aklını simge ve ses yoluyla somutlaştıran etkinliktir. Dil, dış bir organ değildir, aksine dil organının kendisi dil ediminin etkinliğini sağlayan bir araç vazifesi görür. Çünkü dil, bilincin yansımasıdır. Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi’nde dil için; “Dil ile düşünce arasında çözülemez bir birlik vardır. Dil, bilincin ve düşüncenin çözülemez gerçekliğidir,” demekte ve dilin insan bilincinin ispatı olduğuna vurgu yapmaktadır. Nitekim Prof. Dr. Berke Vardar da dil için, “insanı insan yapan her şeydir,” demiştir.

Düşünce-imge-ses üçlüsü, bir işletim sistemi olarak dilin üç sacayağını oluşturur. Bir kavramı tanımlayarak onu diğerlerinden ayırt edebilmemiz için ilgili kavramı simge yoluyla belirlememiz gerekir. Vendryes’in de belirttiği gibi “İnsan, nesnelerin varlığını ancak onları adlandırarak kavrayabilmiştir”. Söz konusu simgenin kendisi başlı başına bir dildir. Nitekim matematik, müzik, fizik, vb. bunların hepsi birer dil olup görünmezden görünene simgesel ve işitsel yolla çıkış yaparlar. Bu konu öyle yerlere gitmektedir ki, örneğin Vahdet-i Vücud (Varlıkta Bir’lik) ekolünün başını çeken 13. yy İslam düşünürü İbn Arabi, her harfin (henüz kelimenin de değil) suret (simge) giymiş birer varlık olduğunu, çünkü varlığın kendisinin düşünce olduğunu belirmiştir. Burada hemen René Descartes’ı hatırlayabiliriz; “Cogito Ergo Sum”, yani “düşünüyorum, öyleyse varım”.

Peki... Dilin zaman ile olan bağlantısı nedir? Zaman sözcüğü, hem artış anlamına gelen “zam”dan, hem de zamanın bölünemeyen en küçük birimi anlamına gelen “an” sözcüğünden meydana gelen bir tür birleşik addır. Burada hareketlilik durumunu ifade eden zam sözcüğüyle sabitlik durumunu bildiren an sözcüklerinden türetilmiş bir terim söz konusudur. Fakat an sözcüğünün bir anlamı daha vardır; an, aynı zamanda “bilincin algılama-düşünme bölümü”dür. Eş deyişle, insan varlığının tensel yönüne karşı tinsel yönünde bir ruh hareketi olarak düşünülen ve bilincin bir bölümü sayılmakla beraber bilinçten ayrı olarak tasarımlanan algılama ve düşünme gücünü dile getirmektedir (Hançerlioğlu, a.g.y). Aristoteles’e göre o bir düşünmenin düşünmesi’dir. Burası çok mühimdir çünkü Kendi üzerine düşünmek ancak bilince has bir durumdur. Zaman ise, bu bilinçli anın etrafında cereyan eden hareketliliğin tamamını karşılayan kavramdır. Eğer ki merkez “an” ise, çemberin bütünü “zaman”dır. Yani zaman dediğimiz ve doğum, ölüm, doğa ve evrim gibi yaşamın temel fonksiyonlarının tümünün odak noktasında bizatihi bilinç vardır, adı da “an”dır. Bilinç ki insanı insan yapan her şeydir, hayatın devinim halinde süregeldiği yapının, yani zamanın da merkezidir. Merkez kavramı, tüm hayatın ya da varlığın kaynağını ifade eder. Bilinç, Anlık, Us, Bellek, Düşünce, Düşünme, Tin, Ruh, bunların hepsi de aynı kaynaktan beslenirler ve bu kaynak varoluşun bizzat kendisidir.

Demin ifade etmiş olduğumuz gibi bilinç varlığı olan insan, kendi bilinci üzerine dönerek düşünendir. Dolayısıyla bir tek insan kendi kendinin bilincindedir ki bu “kendilik” onun sonsuz varlığına açılan kapısıdır. Sonsuzdur çünkü kendilik (an) kaynaktır ve tek bir şahsın malı değildir. Tümeldir (külli) ki tikel (cüzi) bilinçler, yani insanlar varlıklarını O kaynaktan ödünç alırlar. “Kendini bilen Rabb’ini bilir” düsturunun çıkış kaynağı burasıdır. İşte bu “an” meselesi bu kadar önemlidir. Çünkü içeri doğru açılan kendi bilinç kapımız, kendimiz sandığımız personalarımızın çok ötesinde tek bir merkezi işaret eder. Mircea Eliade’nin meşhur yapıtının adı gibi hepimiz kendi Ebedi Dönüş Mitosumuz’un başkahramanları olarak bu tek bilincin emanetçileriyiz. İşin komik tarafı kendimizi ayrı birer varlık olarak algılama pratiğimizdir. Bu da tıpkı kuantum mekaniğinin temel konsepti olan kuantum düzeyindeki objelerin davranışlarında “parçacık” ve “dalga” özelliklerini tek bir vücutta barındırmaları gibidir: Parçacık dalga değildir, ne de dalga parçacık, ama her ikisi de aynı varlığın farklı tezahürleridir.

İnsan, dağların yüklenemediği emaneti yüklenen zalim ve cahil insan... Değil mi ki tüm değerli cevherler dağların, yerin ve denizlerin derinliklerinde gizlidir. Tıpkı inci, mercan ve de elmas gibi? Bilenlere Aşk olsun... aysegul.ozpinar@gmail.com