Yassassin Bowie (Turkish for: Long Live)


Utkan Çınar

Aslında bu yazıya gerek yok. Ama dergide Bowie resimleri basmak için de bahane lazım. Bende Bowie nedir onu dillendirmeye çalışacağım. Büyük ihtimal başaramayacağım. Gene de sonuçta herkesin Bowie’si farklıdır ama herkesin bir Bowie’si vardır.
 
Bowie’den Bowie’ye… Duyabiliyor musun beni orada?*

Aramızdan ayrıldığı günden beri ister istemez düşünüyorum. David Bowie’yi müzik tarihinde nereye koyacağım? Ha ben Lou Reed hayranı olarak büyüdüm; Bowie benim için eskiden Transformer’ın prodüktörü (ve Reed’in de dediği gibi “Satellite of Love”un sonundaki “harika geri vokallerin” sahibi) ve “Space Oddity”nin yazarı idi. Zamanla tabii daha çok aşina olmaya başlamıştım. Önce Ziggy Stardust performansı CD’siyle. (CD olması iyiyidi çünkü Stardust dönemi Bowie modasının çok da başarılı olduğunu düşünmüyorum. O kızıl saç ve yün ıvır zıvırlar.) “Rock N’Roll Suicide”, “Time”, “My Death”, “Cracked Actor” gibi harika performanslar vardı. Ama bir de çocukluktan beri aklıma düşen “Jump They Say” vardı. Sonra bir arkadaşım “Bring Me The Disco King”i koyuyordu. Scott Walker ile haşır neşirken “Nite Flights” cover’ını duyuyordum. Nirvana, Unplugged’ında “The Man Who Sold The World”ü söylüyordu. “Life on Mars” ne güzel şarkı derken olması gereken yere oturdu Bowie. Ama hâlâ bu yazıya başlarken onu bir şeye benzetemiyorum. Bowie şudur diyemiyorum. Belki Bowie “her şey” oldu da bir tek “şu” olamadı. Ben gene de o “şu”yu bulmayı denemek isterim.
 
1947 doğumlu Bowie’nin belki de o muazzam ‘40’lı kuşaktaki akranlarından birkaç yaş küçük olması onun şansı oldu. İlk albümünü ne kadar 1967’de yayınlamış olsa da asıl kariyeri 1970’lerin başında ve tüm o ‘60’lar uyanışını sindirmiş olarak başladı. Benim ilk başlardan ondan uzak durmamın sebeplerinden biriydi belki o cinsiyetsiz, yer yer korkunç gözüken hali. Kalıbından fazla yer kaplayan hali. Dışarılara taşan hali. Halen de Bowie’nin hangi personası olursa olsun her şarkıda kendini çok belli eden sesi de belki bunun sonucu. DJ’lik yaparken Bowie’yi şunlarla bağlarım demek hep zor. Bowie bağlanılan nokta oldu hep. 50 yıla yaklaşan kariyerinde en yaratıcı olduğu kısmın 1975-1983 arası olduğunu düşünürüm. Aslında rock n’roll’un “punk” dışında duraklama devresi diyebileceğimiz bir zamanda. 1975’te Young Americans ile başlayan Amerika yolculuğu oradan Berlin’e, sonra tekrardan New York’a dönüşle ve Lets’s Dance ile sonuçlanıyordu. Bu arada Carlos Alomar, Nile Rodgers, Tony Visconti, Earl Slick, Brian Eno, Robert Fripp ve hatta Stevie Ray Vaughan gibi ismler ona eşlik ediyor ve en iyi albümlerini bu dönem yayınlıyordu. BBC’nin Bowie belgeseli Five Years’da da bu dönemde ne kadar sağlığına dikkat etmese de müziğe büyük bir aşk ve merakla eğildiğini hissedebiliyorsunuz.
 
Çünkü her tarza müziğinde yer açabilirken hiçbir zaman o tarzların limitlerine bakmadı Bowie. Bu yüzden ‘90’larda ne kadar yenilikçi gibi gözükse de denediği işleri ondan daha köşeli ve dinamik icra eden başka isimler oldu. Ama bunda da bir sorun yok tabii. “Bukalemun”un aynı Reed’in 1988’de New York ile yaptığı gibi kendine özgün bir sound bulup onu parlatıp durması gerekiyordu. ‘90’larda bunu başarabildiğini söylemek zor. Kalp krizi nedeniyle 2005’ten sonra göz önünden çekilmesi ve albüm-turne işlerine son vermesi zaten bizi bir şeylere alıştırıyor gibiydi ama Bowie beklenmedik şekilde The Next Day ile geri döndüğünde o “şu”yu daha net görebildik. Veda eseri Blackstar’ı ise kaybını düşünmeden, objektif şekilde dinlemek kolay olmayacak. Ama kariyerinin en iyi vokal performanslarından birini sergilediğini söylemek lazım. Gelen haberler dahasının da geleceği yönünde. Bowie sürprizleri sever ve bir kenarda yayınlanmayı bekleyen yeni işleri olduğuna eminim.

Bowie’nin müzik külliyatının yanında sinemasına da aşinayız. İtiraf etmeliyim ki Nicolas Roeg’un Dünyaya Düşen Adamı’nı fi tarihinde festivalde izlerken –arasız- zorlanmadım diyemem, tabii filmin sonlarına doğru arkalardan gelen kedi miyavlamaları tüm konsantrasyonu yerle bir etmişti. Ama bu filmdedir ki Bowie kanıtlar; “bakılacak” biridir. Ama iyi bir oyuncu mudur? Orası tartışılabilir. Gene de Rosanna Arquette ile başrolleri paylaştığı Linguini Incident de harika bir filmdir. Bowie’nin zevklerinin spesifikliği konusunda bir ipucu da verir aslında. Dürüst zevklerdir bunlar. The Prestige’de de iyi bir Tesla’dır. En sevdiğim performansını, en son işinde, Ricky Gervais’in harika Extras’ında göstermiştir. “Chubby Little Loser”** şarkısı harikadır. Bowie, cool’un adını son kez koyup noktayı basmıştır.
 
Her şeyden çok, Bowie tavrıyla bana kafaca genç kalmayı, yeni şeylere önyargıyla bakmamayı, açık olmayı öğretmiştir. Daha ne isterik?
 

*Flight of the Concords’un kendi adlarını taşıyan harika dizilerinin “Bowie” isimli bölümünden “Bowie’s in Space” isimli şarkıdan.
**Ricky Gervais o bölümde kullanılacak şarkı için Bowie’ye “Retro, ‘Life on Mars’ gibi bir şey,” demiştir. Bowie’nin cevabı gayet sarkastik bir şekilde “Tabii, sana hemen bir ‘Life on Mars’ çözeyim” şeklinde olmuştur. Ayrıca son gelen haberlerde Coldplay’e dediği, “Çok da iyi gibi değil bu şarkı, di mi?” tepkisi de yıllarca suratımızda bir sırıtışla hatırlanacaktır.

khgv@hotmail.com